Özellikle yurtdışı seyahatleri öncesi malum vize prosedürü ve uçuş için gelirim genellikle İstanbul’a. Her ziyaretimde dikkat kesildiğim noktaların farklılık gösterdiğini görüyorum.. Her ziyaret gibi, İstanbul’un yerlisi olmamanın verdiği şaşkınlığı, tedirginliği, korkuyu ve hayranlığı es zamanlı olarak yasıyorum. Gerçi, uzun yıllardır bu kentte yaşayanlarında farklı hissetmediğini düşünüyorum..

Çok uzak değil 1,5 saat mesafeden geliyorum Bursa’dan… Büyük kasaba, işçi, tarihi, içine kapanık kent Bursa’dan…

İstanbul’daki hayat mı hızlı, hayat aynı hayat insanlar mı hızlı yaşıyor, yoksa her şey aynı bizim algılarımız mı değişkenlik gösteren anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Ama su bir gerçek ki insanlar İstanbul’da her şeyi, hem de her şeyi çok hızlı yasıyorlar… İse çok hızlı gidiyorlar, çok hızlı çalışıyorlar, çok hızlı alışverişe gidip çok çabuk eskitiyor ya da tüketiyorlar aldıklarını… Gece hayatı bile hızlı… Çok hızlı tanışıp, çok hızlı özel ve güzel duyguları pas geçip bir gecede bir çekilir insanlar birbirlerinin üstüne…

O kadar hızlı ki hayat İstanbul’da, insanların iki dakika gecikmeye bile tahammül yok.. Otobüse geç kalamaz, ise geç kalamaz, sevgiliye geç kalamaz… Ama kendine geç kalıyor her zaman…

Sanki doğal bir seleksiyon var, belgesellerde seyrettiğimiz bir savana yasamı gibi… Çalışmak, hayatta kalmak zorunda… İşinden memnun değil mi, hemen yenisini bulmalı… Evinden memnun mu değil hemen değiştirmeli, otobüsü kaçırdı mı hemen diğer bir ulaşım aracını kullanmalı (bir sonraki otobüsü bekleyecek vakit yok), biz kız ya da erkekten ret mi aldı hemen diğerini aramalı… Vakit kaybedecek zaman yok çünkü…

Bu karmaşıklığın (sistemli bir karmasa) içerisinde her şeye zaman buluyor ama kendine ayıracak bir zamanı asla yok… Başını iki elini arasına alıp düşünecek tek zaman metroda, metrobüste, otobüste… “ben ne yapıyorum? Amacım ne hayatta? Neyin peşinde koşturuyoruz bu kadar?” sorusunu kendine asla sormuyor, sormayı aklının ucuna bile getirmiyor… Halbuki düşünsenize İstanbul’a ilk defa gelmiş birini… Boğazı ilk defa görmüş birini… Evet İstanbul’da da boğaz hiç görmemiş sefalet içerisinde insanlar vardır… Boğazdan her gün gecen, kaç milyonda kaç kişi o güzelliğin farkında… Adım başı fast food dükkanlarının, alışveriş merkezlerinin, gökdelenlerin, büyük is merkezlerinin olduğu bir şehirde bunu yasamak gerçekten zor…
Mutluluk endekslerine baktığımızda Avrupa’nın en mutlu insanları neden Almanlar hiç düşündünüz mü? Söyleyim… Geniş alana yayılmış yerleşimlerinin olması, sosyal aktivite olarak alışveriş merkezlerine gitmenin dışında isler yapmaları ve sadece ekonomik merkezlerin dışında gökdelenlerin olmaması ve insanların küçük sevimli çok katlı olmayan evlerde yasamaları… Buna ek birçok neden elbette vardır ki en önemlisi de ekonomik faktörlerden ancak yasam alanlarının tasarımının da bir o kadar önemi vardır.

Türkiye’nin başbakanı kim olur sorunun tabi ki cevabını, başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişine baktığımızda çok kolayca görebiliyoruz. Çünkü İstanbul öyle bir kent ki birçok ülkenin nüfusundan kat be kat nüfusu var… Bu sistemi yönetmek bu sisteme yon vermek gerçekten hiç de kolay değil… Ama su bir gerçek ki, bu yöneticiliği yapan kişilerin Uluslararası alanda çalışma tecrübesinin mutlaka olması gerekliliğine inanıyorum. Yapılacak en ufak bir seçim kentten yola çıkarak, ülkenin tanıtımına doğrudan katkı sağlayıyor çünkü… Yaşadığım kent Bursa’da hafif raylı sistemi kullanan bir turist, İngilizce anons sistemini duymadığında kendini ne kadar o şehre ait hissedebilir; İngilizce anons sistemi olmayan ancak Türkiye’nin 4. büyük kentinde yaşayan vatandaş kendini ne kadar dünya vatandaşı olarak görebilir ki?

Selamlar,

Yalnız bir şehir İstanbul
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir