Bu aralar sosyal ve sivil toplum hayatımı gözden geçirmem sebebiyle, işten çıkış saatim olan 17.00’den sonra genellikle eve geliyorum. 17.00 dediğime bakmayın memur değilim ama kamuda çalışıyorum. Eve gelişim, şehir merkezindeki tramvay hattının çalışmaları sebebiyle 6-7 km’lik yolu aşağı yukarı 50 dk’da katedip, 18.00 civarı evde olabiliyorum ancak (Çok mu deşifre ettim kendimi, ne?) Eh, hal böyle olunca,  10’a yakın saat sonra ayakların kalp ile aynı hizaya gelmesi önemli. Alıyorum elime kumandayı, açıyorum televizyonu başlıyorum kanalları gezmeye. Gelin o gezintiye birlikte çıkalım…

Genellikle ana haber bültenleri kış dönemi dolayısıyla 19.00’da başlıyor. Bazı kanallar 18.00 – 18.30’da başlayan haberlerini de bulabiliyorsunuz. Çok kanallı televizyon kesinlikle hayat kurtarıcı olabiliyor, çok partili sistemin getirdiği demokrasiye benzemediği kesin bir kere. Özellikle de hafta içlerinde öğleden sonra başlayıp, ana haber bültenlerinin öncesine kadar süren evlendirme programları. Artık evlendirme programları dediğimiz bir kategori var, düşünün(!) Kimler çıkıyor bu programa diye baktığımızda, değerlendirme yapabilmek için uzun saatler geçirmeye gerek yok, bir kaç diyaloğu dinleyince seviyesini anlayacaksınız. Satılık mal gibi, pazardaki domates, mağaza vitrinindeki kot pantolon, bijuterideki saç tokası muamelesi ile her fırsatta birbirini acımasızca eleştiren, sınıflandıran ve etiketlendiren siluetler. Siluetler diyorum çünkü bu programlar nasıl oluyor da RTÜK tarafından toplum ahlakını bozmuyor diye kapatılmıyor anlamıyorum. Başbakanımız neden, hiç değilse insanların tarihe meraklanmasını sağlayan Muhteşem Yüzyıl‘ı eleştirmek yerine bu programlara el atmıyor anlamakta zorlanıyorum.

Yahu hangi bir hanımefendi çıkarda ekrana,  yüz binlerce insanın (bahsedildiği gibi milyon falan değil, kandırmaca hepsi) karşısına, elinden emziği alınmış çocuk gibi tutturur, “evi üstüme yapacan da, yapacan!” diye. Hadi canım, hadi… Neydik, ne hale geldik. Aynı zamanda yakından tanıdığım bir grup insanda var onları çekiştirip, o çirkin adam/kadınları evlerine götürüp, aile ortamına lafıyla, sözüyle sokan. Gelgelim, aklı az biraz başında olan, değerleri olan o insanların eğitimsizlikleri yüzünde o programları seyretmesine üzülüyorum.

TV'de İzdivaç
TV’de İzdivaç

Evlenme programlarını bitirdik, kanalları gezmeye devam ediyoruz… Yine futbol haberleri… Neredeyse her kanalın artık bir spor kanalı olmaya başladı. Bu spor kanalları sadece kendi kanallarında kalsalar yine iyi, yer işgal etmez. Yetmezmiş gibi bir de spor bültenleri var. Hatta o kadar iç içe girer oldu ki, spor bülteni ile haber bültenini bazen ayırt edemiyorum (orası da benim cahilliğim olsa gerek). Hafta sonu zaten her yerdeler. Hele bir de derbi var ise, 4 büyük takımdan biri sürpriz yapmışsa (top toplumun zannettiği kaleye girmemişse), bir transfer olmuşsa… Bir sürü sebep var, yayın süreleri uzatılıyor bir şekilde ya da bana öyle geliyor. Maç sonu değerlendirmeleri sonra. Son dönemde yeni bir moda çıktı eski futbolcuların spor yorumculuğu yapması gibi. Hatırlarsanız, Ak Parti İstanbul Milletvekili olduğu halde spor yorumculuğu yapan Hakan Şükür‘de eleştirilmişti bir dönem. Milletvekili olarak yapacak işin gücün yokta mı, gidiyorsun spor yorumculuğu yapıyorsun şeklinde. Bence haklıydı Hakan Şükür ve devam etmeliydi yorum yapmaya. Toplumun çok önemli bir kesimini ekranda temsil ediyordu o ara… Artık futbolcuların emekliliği aptal kutuları tarafından garanti altına alınmış durumda. Sansasyonel hayatı olmayanlar ile altyapı, yardımcı antrenörlük derken sportif hayata devam ediyor. O değilde, bu televizyon programları nereden para kazanır ve yorumcuları nasıl program başı 20-30 bin gibi bir asgari ücretlinin 2-3 senelik maaşını 2 saatte alabilir. Bu aralar futbol üzerine çok yazmaya başladım, futbol ile benden daha arkadaş olanlar beni sevmeyebilir(!)

Spor bitti, evlenme programları da bitti… Geriye en önemli kısım “Ana Haberler” kaldı. Tersten gitmek ana haber bültenlerinin kapanış konuşmasından önce yapılan reklamlara atıfta bulunmak istiyorum. O reklamları şahsen ben hiç seyretmediğim gibi, zorla yapılan reklamları çok yapay, bayağı, adi buluyorum. Bu reklamlar tamamen televizyonların daha doğrusu medya patronlarının – baronlarının – “daha çok nereden para kazanırız?” düşüncesinden başka bir şey değildir. Medya konusunu bir vatandaş kadar bilirim ancak görünen o ki etik değerlerden ve en önemlisi tarafsız, ahlaklı olması gereken gazetecilik mesleği özünden çok uzakta.

Ana haber bültenlerinde son zamanlarda gördüğüm tek olumlu haber, hatırladığım, Tübitak tarafından uzaya geçtiğimiz günlerde fırlattığımız uydumuz oldu. O haberinde çok geçmesinin sebebi maalesef ODTÜ’de yaşanan olaylar olmuştu. Bir ana haber açmaya görelim;

  • eski koca cinayeti,
  • kayıp haberleri,
  • şiddet gösterileri,
  • siyasi çekişmeler ve kavgalar,
  • savaş haberleri,
  • faali meçhul cinayetler,
  • bitmek bilmeyen belirsiz davalar,
  • terör,
Amerikalı turist Sarai Sierra
Amerikalı turist Sarai Sierra

Ana haber dedikleri kadar var gerçekten. Ana dediğin yeri olur, sayılır, büyüktür. Bizim ana haberlerimizde aynen öyle. Ülkedeki insanlara olumsuz hangi mesajları versek, sokağa çıkan insanların içine korku salsak, nasıl toplumsal bir kaos ortamı yaratsak diye düşününce akla en kolay ve hızlı yöntem televizyon geliyor. İnsanların evlerine, ailelerine kadar yoksa nasıl etki edilebilinir ki? Aklı olan varsa, ailesini ve ülkesini seven var ise, gelecekte güven; sevgi; saygı; hoşgörü içerisinde yaşamak isteyen var ise bu bültenleri seyretmesinler. Önceden deseydi biri, “evimden televizyonu kaldırdım!” kesin hakkında yobaz, gerici diye düşünürdüm. Özellikle son zamanlardaki olaylardan sonra, gidip alnından dahi öpebilirim. Son dönemin haberlerine bakar mısınız? Öldürülen bir Amerikalı turist, ABD Büyükelçiliğine yapılan bombalı saldırı, Fransa’da öldürülen teröristler, İsrail’in Şam’a bombası, Suriye’deki olaylar… Buna kalp mi dayanır, yürek mi dayanır, mide mi kaldırır? Yok hayır, ülkende olsa sıkıntılar memleket değiştireyim desen, o da değil. Çünkü bu haberlerin yapılmasını sağlayan esas güç, dünyayı daha da güvensiz bir hale getirmek istiyor.

Geçiyorum ana haber bültenlerini… Gelelim yarışma programlarına… Biz Acun‘u “Acun Firarda” zamanında çok severdik, keşke öyle kalsaydı. İş gereği kendisinin birkaç “Yeteneksizsiniz” organizasyonunu da yapmış olarak, ne kadar yapma, kurmaca bir senaryo olduğunu herkesin yakından görmesini isterdim. Dünyada yapılan Survivor, Talent, Voice gibi programların Türkiye’de yapılması için haklarını alıp, teker teker klonlanmış Dolly’leri topluma salıyor. Kazanan sayısı 3- 5 olan bu programlar için ise insanlar neredeyse hayatlarını verecek oluyorlar. Yahu be adam, be kadın be genç(!) Bir TV programına gireceğiz diye, 10 saat sadece bilet kuyruğuna girilir mi? Hiç mi işin yok, hiç mi kafa yok, hiç mi düşünemiyorsun… Acun sayesinde – soyadını bilmediğimden soyadı ile hitap edemiyorum – artık tüm kanallar bir televizyon programı ile karşımızda. Bu toplum az mı çekti bu yarışmalardan. İçlerinde güzel olanları, daha insancıl olanları var, yok değil. Özellikle “Kim 1 Milyon İster?” ve “Ben Bilmem Eşim Bilir” denk geldikçe ailecek seyrettiklerimizden. Yalnız “Ben Bilmem Eşim Bilir”de bazı eşlerin araba için eşlerine fırça atmaları, cam içerisinde arkasından olumsuz konuşmalarını tam bir embesillik olarak görüyorum.

Geçtiğimiz yıl yapılan Uluslararası Bursa Fotoğraf Festivali kapsamındaki işlerim sebebiyle televizyonlardaki kültür-sanat programlarını araştırdım. Gördüğüm tablonun beni ne kadar şaşırtığı ve üzdüğünü sizlere anlatamam. Bir televizyon kanalı hariç, o dönemde, ikinci bir kültür sanat programı yapan kanal yoktu. Hepsinde bir kanal var ve genelde gündüz saatlerinde.

Magazin programlarını tam unutuyordum ki yarışma programlarında jürilik yapan, şarkı söylediği yetmezmiş gibi çok yetenekliyim edası ile dizilerde oynamaya çalışan, magazin haberlerinin en ön planda olan kişileri geldi aklıma. X ünlüsü sevgilisi Y ile şu restoranda; A menüsü yemiş; B mekanına gitmiş orada dağıtmış; çıkışta arabasını kullanamamış taksi ile dönmüş; sevgilisi kameralardan korkmuş ve o da başka taksiye binmiş… Vay canına… Habere bakın… Bu kaçımızı ilgilendirir, neden ilgilendirir… Bana kalırsa bu magazin programları gerçekten seyredilmiyor, ama bu ünlü denen şahıslar kendileri etrafında kurulduğu düşündüğü bu sanallıkta yaşamlarını madden lüks ama manen fakirlik içerisinde sürdürmeye devam ediyorlar.

Kumandanın düğmesine bastığınızda şunlara dikkat etmenizi şiddetle tavsiye ediyorum:

  1. Ana Haber Bültenleri
  2. Evlendirme Programları
  3. Yarışma Programları
  4. Spor Programları
  5. Magazin Programları

Artık kulağımızdan duyduklarımıza inanmadan, daha güvenilir, daha etik, daha seviyeli ve saygılı bir toplumda yaşamak istiyor insanlar. Artık insanlar bu safsatalardan, olumsuz haberlerden, negatif baskılardan usandı. Artık insanlar, reyting denen olgunun gerçekte olmadığını, istatistik bilimi kullanılmadan sokakta gelişigüzel yapılan iki, üç anket ile bunların dile getirildiğini; reyting denen sıralamayı ölçecek hiçbir alet olmadığını biliyorlar.

İnanıyorum ki çok kısa bir süre içerisinde bir toplumsal dönüşüm başlayacak ve yaşayanlar bu programları izlemeyecekler. İstiyorum ki bir gün bu ülkede, seyircilerinin iyiye, güzele, başarıya, bilime, gerçek spora, etiğe, kültür ve sanata yönlendirecek ve sadece pozitif haber yapacak adı da pozitif kanal olacak bir yayın mecrası olacak. Ve yine tavsiye ediyorum ki, televizyon karşısında geçirecek eğer çok zamanınız var ise açık National Geographic Channel, Discovery Channel vb. lütfen belgesel seyredin(!)

Kutuların aptallaşmadığı, aptalların kutuya bağımlı olmadıkları bir dünyaya…

Televizyonları Atalım Çöpe
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum