Uzaklaşmak, yola çıkmak, bir seyahat ile kendiniz ile başbaşa kalmak, o kadar lüks kalıyor ki hayatlarımızda. Şehirlerin gürültüsünden, karmaşasından ve de en önemlisi gündemin yoğunluğundan; hızlı akıp giden trafiğin içerisinden sıyrılıp sağa çekip trafiği seyretmek o kadar zor ki… Gündemlerimiz o kadar yoğun ki, o kadar meşgulüz ki, her şeye zaman ayırıyor ancak kendimizi unutuyoruz. “Kah inerim yer yüzüne seyreder alem beni, kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi” diyor üstad. Bakalım inişlerimize, çıkışlarımıza. İndiğimizde bizi seyredenlere, çıktığımızda gördüklerimize, görebildiklerimize.

Kaçasım geliyor bugünlerde, uzaklara, çok uzaklara. Adresini kendimin bile bilmediği yerlere. Tüm teknolojiden, tüm dünya telaşından uzaklara. İnsanın, insanlığından başka önemsediğinin olmadığı, yaşayanlarının algısının ve anlayışının benzer olduğu, anlayışın getirdiği zenginliğin yaşam kalitesi oluşturduğu, sohbetlerin, muhabbetlerin olduğu, monolog yaşantılarımızda diyalog olduğu zaman mutlu olduğumuz anların basit kaldığı küçük bir sahil kasabasına.

Uzaklara, çok uzaklara… Taksim, gezi parkı, marjinal gruplar, barış süreci, siyaset, dış mihraplar… Belgeler, bidirimler, dökümanlar, ofis, sistem, projeler… Toplantı, yönetim, yerinde tespit… Gönüllülük, gönüllücülük… amaç, hedef, kapsam, kapsama alanı… bilim, teknoloji, eğitim, finaller, sınavlar… lys, kpss, üds, yds… kariyer, ulaşım, yurtdışı, vizyon, ingilizce, gelişim, değişim, dönüşüm, dolaşım, düğüm…

Zihinlerimizin işgal edildiğinin farkında mıyız? Zihinlerimizi anahtar teslim emanet etmiyor muyuz, duyduklarımıza, okuduklarımızda ya da edindiğimiz bilgilere. Ne kadar anlıyor, ne kadar anlaşıyor, ne anlatıyoruz gerçekte… Edindiğimiz ya da edindiğimizi düşündüğümüz az ancak öz olmayan tecrübeler, tabiri caizse sidik yarıştırmaya çalışmıyor muyuz her gördüğümüz insanla. Ne kadar dinliyoruz, ne kadar anlıyoruz. Kendimizi tanıyor, biliyor muyuz biz kimiz? Ben kimim? diye kaç kere soruyoruz kendimize. Yoksa kendimizi tanımadan, dinlemeden, bilmeden mi, başkalarını tanımaya, bilmeye çalışıyoruz. Nasıl dinliyoruz… Nasıl dinliyoruz da anladığımızı düşünüyoruz? Anlıyor muyuz yoksa anladığımızı zannediyor muyuz? Anladıklarımız ile mi, zannediklerimiz ile mi yaşıyoruz?

İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. (Hz. Ömer)

Neye inanıyoruz, nasıl inanıyoruz? İnanırken soruyor muyuz, sorguluyor muyuz? Kendimize ne kadar inanıyoruz? Kendimize inanıyoruz, tamam da kendimizi anlayabiliyor muyuz? Kendimizi anlamadan, tanımadan, bilmeden kişinin kendisine inancı olur mu? Kendine inanmayan, başkasını anlayabilir mi? Gerçekten bir başkası var mı? Başkalaştırdıklarımızdan mısınız yoksa? Başkalaştırdığımız için, başkası gördüğümüz, başka yaptığımız için anlaşamıyoruz acaba? Başkalaştırdığımız için egolarımız çatışıyor. Kendimizi tanımadığımız, tanıdığımızı zannettiklerimiz ile sahip olduklarımızı başkalaştırdıklarımıza karşı savunduğumuz için mi? Egolarımızın kavga ederken savunduğumuz ne? Neyin kavgası, neyin çekişmesi… Amacımız için savunuyoruz, maksatlarımız için mi? Amaçlarımız bir hedef doğrultusunda mı, yoksa maksatlı istediklerimiz egolarımıza hizmet ediyor. Bizim bir hedefimiz var mı? Hedefli isek, neyin mücadelesi veriyor, neyin çekişmesini yaşıyorum. Hedefi olanın kendisi olur mu? Ben, ben, ben, benim dediğim dedik olan yerde hedefin kendisi olur mu? Ben kim? Ben derken, ben diyen kim? Öz benliğimizi biliyor muyuz? Ben diyenin öz benliğin mi, nefsi envarenin beni mi farkediyor muyuz? Ben diyenin, kim olduğunu nasıl anlarız, hiç düşündük mü?

Ömrümüz sınırlı… Sınırlı, sayılı nefesimiz var, bu ömre sığdırımış olan… Nasıl tüketiyoruz nefesimizi? Bir dakika da kaç nefes alıp veriyoruz? Biz mi nefes alıp veriyoruz? Nefesi kim alıp veriyor? Nefsimizi, nefesimize katabiliyor muyuz? Nefesimiz ile mayalanabiliyoruz? Nefesimizi nerede tüketmek istiyoruz? Nefesimizi yoksa boşa mı tüketiyoruz? Nefesimizi kimlerle tüketmek istiyoruz? Kimlerle nefes almak istiyor, kimlerin nefesi olmak istiyoruz? Nefesimiz ile birlikte neleri, kimleri hayatlarımıza alıyoruz? Nefesle mi alıyoruz, nefesle mi alıyoruz? Sonrasında nefesimizi mi kesiyorlar, nefeslerini mi kesiyoruz?

Kimlerle bizlere verilen ömrü geçirmek, paylaşmak, zenginleştirmek ya da tüketmek, harcamak istiyoruz. İsteklerimizi ne kadar biz belirliyoruz, ne kadar yaşayabiliyoruz? İstediklerimizi gerçekleştirebiliyor muyuz? Birlikte yaşamak istediklerimiz ile neleri konuşabiliyoruz? Bu mu gerçekten geçirmek istediğimiz hayat. Hayatımız ne kadar derin, içten, özden. Ne kadar özgürüz? Özgürlük denince ne anlıyoruz? İstiyoruz ama nereden istiyoruz? Zannettiklerimiz ile mi, anladıklarımız ile mi? Özden mi, yüzden mi? Özden yaşayıp kendini bilenlerle mi, yüzden görünen kendine bilenlerle mi yaşamak istiyoruz? Birlikte yaşamak istediklerimiz ile bir arada mıyız? Birlikte yaşamak istediklerimiz için ne yapıyoruz? Birlikte yaşamak istediğimiz bir toplum için ne yapıyoruz? Ne yapıyoruz da birlikte yaşamak istediğimiz, gönül dostu insanları bulamıyoruz? Gönül dostu olmak için ne kadar çaba sarfediyoruz?

Uzaklaşmak istiyorum, yakınlaşmak için… Kendimi bulmak için… İçimdeki sesi daha iyi duyabilmek için… İçindeki sesi duyanları görebilmek, onları bulabilmek için… Onlarla bir arada yaşabilmek, insanlığı dert edinenlerle birlikte olabilmek için…

Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni…

Sizin Hiç Kaçasınız Geldi Mi?
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum