O benim için mum ışığını karanlığa taşıyan insan. O insanların kafasını durulması, dinlenmesi ve daha iyi çalışması için yoran insan. Kendini kitaplara, sanata, müzeciliğe, seyahat etmeye adamış insan. O bizlerin Sunay Akın diye bildiği ama kendini “okur yazar” diye nitelendiren insan.

En son kitabı “Ayçöreği ve Denizyıldızı“nı Mart 2011, İstanbul 1. baskısıyla Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkardı. Ancak Ocak 2012 ikinci baskını okuyabilmem mümkün oldu kitap kurdu arkadaşımın Arkeolog Fikret Alkan’ın hediyesi ile.

Güzel insan Sunay Bey ile iki kez karşılaşma sohbet etme imkanı buldum, Bursa’ya geldiği seminerler vesilesi ile. İşim gereği ise seminerler öncesinde ve sonrasında oldukça güzel bir vakit geçirebilme şansımız oldu kendisi ile. Özellikle en son ziyaretinde yarım saatlik bir röportajı da gerçekleştirdik. BurSanat’ta bir dergi çıkarmayı planlıyorduk ve ilk sayıda kendisi ile röportaj yapmayı istedik, sağolsun bizi kırmadı kabul etti, sorularımızı cevapladı. Kasım 2011′de dergimizi 2012 Ocak ayında çıkarmayı planlıyorduk ancak başarılı olamadık. Hala çıkarmayı planladığımız bir dergimiz var ancak derginin sorumluluğunu alacak, kar amacı gütmeden bu işi gönüllü olarak yapabilecek bir aklı selim arayışımız devam ediyor.

Sunay Akın ile o zaman yaptığım röportajı paylaşamamıştım. En son kitabını okuduktan sonra, bu paylaşımların boşa gitmemesi adına sayfamda sizlerle paylaşmak istedim. Sunay Akın ile bizler “Yaşamdan Dakikalar” adlı programda, Kenan Onuk’un hakkın rahmetine kavuşması ile birlikte boşalan koltuğa oturması ile, Hıncal Uluç ve Haşmet Babaoğlu gibi iki futbol adamı (aynı zamanda gazeteci) ve Nebil Özgentürk’ü ile birlikte yaptığı, günümüzün popüler ve manipülatif aptal makinesinin yararlı ender örneklerinden olan bir program ile tanıştık. İyi ki tanıştık… Daha yeni bitirdiğim kitabım “Ayçöreği ve Denizyıldızı”nın ardından kitap ve röportajdan kısa kısa alıntılar yapalım şimdi.

Öncelikle geçtiğimiz ay gittiğim İtalya’daki Mafya durumuna Sunay Bey’in kitabında yer vermesi, yaşadığım tecrübeyi sanki birisi kitaplaştırmış gibi hissettim. Son iki görüşmemizde, ki umarım bunlar son olmaz, kendisinin verdiği seminerlerde ve sohbetimiz anlattıkları neredeyse kitabın yarısı idi. Konuştuklarımızı kitabından okumuş olmak iste önce kitabı yazılan sonra filmi çekilen senaryoların tam tersinden yaşanmış olması gibi hissettirdi bana.

Sunay Akın tam bir Karadenizli. Politik düşünceleri olan, ama taraf olmayan bir insan. Taraf olmanın temelini kendisine ülke için, toplum için “yapıcı” ve “üretken” olmak olarak koymuş bir insan. Yerine göre öven ama daha çok eleştiren bir insan. Eleştiren bir insan çünkü toplum içerisinde bulunduğu durumdan rahatsız, yaşadığı ülke için “bağrı yanık” diye nitelendirebileceğimiz kişinin ta kendisi.

Sunay Akın - Sertaç Şipka
Röportaj esnasından bir kare…

1962 yılının 12 Eylül’ün de doğduğunu çok söyler. 12 Eylül’e özel bir vurgu yapar ve o gün bu gündür yaş günü kutlamadığını ise hepimiz biliriz.

Tarihi olayları ve günümüzde sahip olduklarımızı, bir altın ustasının inceliğinde araştırır, tarihin tozlu raflarından, özel koleksiyonlardan ve gittiği antikacılardan bulur çıkarır. Seminerinde en çok insanların aklına kazınan çiviyi, kulaktan dolma inandığımız ama hayatımızda asla yanlış diyemeyeceğiz nüanslar ile çakar. Örneğin; siz hiç Türk Bayrağının nereden ortaya çıktığını düşündünüz mü? Yoksa okullarımızda yer alan o saçma tabloya – yerler kandır, ay ve yıldız kan üzerine yansır – olduğu gibi inandınız, ve hatta size barbar diyen yabancı arkadaşlarınıza bile bu hikayeyi mi anlattınız?

Gezmek görmek insanların hayatını başlı başına değiştiriyor. Boşa dememişler tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Bu ferahlık bence insanların ufkunun açılması, fikrinin gelişmesi ve daha saygılı biri haline gelmesini sağlıyor konu seyahat olunca. Sunay Bey 1 yıllık zamanının yarısından çoğunu yurt dışında geçiren, yerinde saymayan bir insan. Ki zaten bunu kitabını okuyunca da göreceksiniz. Nazım Hikmet’in, Cemal Süreyya’nın, Ahmet Mithat Efendi’nin ve daha nicelerinin yurt dışında yazmış olduğu yazılarını gidip orada yerinde gören, kayıtları inceleyen biri.

En çok da gezdiği yerler bir müzeci olarak müzeler. Verdiği örnek karşısında çok şaşırmıştım. Finlandiye’nın Tampere kentinin 250.000 nüfusu olan bir şehirde 160 tane müze olduğunu söylemiş, Bursa’da toplam kaç müze olduğunu saymıştı. Saymaya kalktığımızda ise 2,5 milyon nüfusu olan Türkiye’nin 4. büyük ve Osmanlı Devletinin ilk başkenti şehrinde 30 civarında müze sayabildik. Hadi bir o kadar eksik saymış olalım, böyle bir şehir için 100 bile çok az bir sayı. Zaten öyle olmasa idi, arkeoloji için kendini adayan, eline alıp da okumadan bıraktığı bir kitap olmayan, ayçöreği ve denizyıldızını bana hediye eden arkadaşımız Arkeolog Fikret Alkan bu ülkede işsiz kalır, kendi mesleğini yapamaz olur muydu?

DSC_4383
Sahne performansı öncesi Sunay Akın

Sunay Akın: Hepimiz hayatımız boyunca bir çok form doldurduk, ana adı, baba adı doğum tarihi bilgileri. Orada bir de mesleğiniz seçeneği vardır. Ben oraya hep okur-yazar yazdım. Hani okuma-yazma, yüksek eğitim almamış kişiler tarafından gerçekleştirilir ya. Ben ise 6 yaşında okumayı öğrendiğim o günden beri, sadece okudum ve yazdım. Yalnız “Sunay Akın kimdir?” diye sorsan yanıtı şudur: Okur-yazar.

Ben harfleri çok severim. Eğer bana hangi harf olmak istersen diye sorsan; ben küçük t olmak isterim derim. Neden mi? Çünkü o alfabenin korkuluğu. Korkuluk gibi durur, iki kolunu iki yana açmış. Harflerle dostluğum şöyle başladı. Annem alışverişe gittiğinde, o zaman fileler yoktu. Kese kağıtları vardı. Annem eve sebze meyve aldığında, getirir buzdolabına koyardı. Ben ise o kese kağıtlarını açar okurdum. Evimizde bir de saatli maarif takvimi vardı. Her günün arkasında ise bir şiir vardı. Annem akşam yemeğini ilk önce kim bitirirse şiirin onun olacağını söylerdi. Benden bir yaş büyük olan abim okula başladığında büyü bozuldu. Abim benimle dalga geçmeye başladı “hadi alsana okuyamazsın ki!” derdi. Bende o sene takvim yapraklarını okuyabilmek için, kendi kendime okumayı söktüm. Annem bir gün eve kiraz almıştı. Akmış kese kağıdını okunmaz hale getirmişti. Benim için çok önemli olan bir şeyi okuyamadığım için, hiç unutamıyorum, çok üzülmüştüm. O bilgiye ulaşamadığım için çok üzülmüştüm. Çok kısa bir öyküydü.

O yıllarda gazetelerin başlarında yazarlar olduğu için gazeteler gençlerin, çocukların ilgisini çekiyordu. Ama şimdi gazetelerin başlarında yazar kasalar var. O zamanlar bir hakimden önce gazeteciye inanırdı insanlar. Her ne kadar kirletilmeye çalışılsa da benim için hala öyledirler.

Benim hayatta vizyon misyon gibi değerlerim yoktur. Benim bir amacımda yoktur. Onun için hayata tutunmak gibi bir şey benim için yoktur. Benim için an’da okumak vardır. Hani şimdi sen, okuyor, okuyor, okuyorsun ya. Avucunda bir ışık biriktiriyorsun. Sen o ışığı kendi yüzünü aydınlatmak için kullanırsan başka biri olursun. Fakat bir de fark edersin ki, orada karanlığa mahkum edilenler var ve bu ışık onlarındır. Ve karanlığın üstüne yürümüş olursun. Benim için hayat bu. Burada benim için önemli olan ışığı taşıyan el değil, ışığın kendisidir. Mutluluk benim için, o karanlığa doğru attığım adımlardır.

Ben isteyerek ve severek Fizik Coğrafya Fakültesinde okudum. Buzul Topografyası benim branşımdı. Diğerleri aa ne güzel derken bir göl, deniz ya da dağa, ben onların yüzyıllar öncesinden itibaren nasıl oluştuğunu gözlemlerim, görürüm. Bakmak ile görmek aynı şey değildir. Ben bunun eğitimini aldığım için çok şanslıyım. Strabon‘un kitabının adı, bizim ders olarak gördüğümüz “Coğrafya”dır. Şimdi Coğrafya’yı ders olarak gören bir toplum ile kitap olarak okuyan toplum bir olabilir mi? Fizik ile Coğrafya’nın ne ilgisi olduğunu düşünen zaten Coğrafya’nın ders adı olduğunu bilmiyordur! Edebiyat fakültesi altında Tarih, Coğrafya, Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe, Antropoloji, Arkeoloji var. Çünkü edebiyat yapmak bütün o bilimsel disiplinler ile bir senfoni yapma sanatıdır.  Edebiyatta tüm o değerlerden birer enstrüman gibi yararlanıp bir ürün çıkarabilme sanatıdır.

Aslolan pergelin çivisi insandır. Çivi saptı mı o daire değil elips, yamuk olur. Aydınlanma da, bilgi sahibi olmayan insana kızmayacaksın. O bilgi onundur. Sen o bilgiyi ona ulaştıracaksın. Keşke insanı değiştirebilmek için elimde bir sihirli değnek olsaydı ama biliyoruz ki o sihirli değnek yok. O sihirli değnek yok ama elimde şiirli değnek var. Şiir dünyayı değiştirir. Çünkü insanlığın gerçek yasalarını şairler koyar. Hayatımda yazdığım ilk şiir 7 yaşında yazdığım şiirdir. Evimizde gardıropta bir askı boş idi. O beni çok üzmüştü, yalnız duruşu. İki dörtlükten oluşan bir şiir idi.

Hiç unutmadığım şey, ilkokul zamanında babamında Trabzon’dan bizi alıp 1 aylık tatilde her yaz İstanbul’a getirmesiydi. Babam, çocuklar bu şehri bilsin dermiş. 6 yıl süre ile her yaz bizi İstanbul’a getiren babam, ilk geldiğimiz gün bizleri Arkeoloji Müzesine götürürdü. Bunu yapan babam ilkokul mezunu bir terzi idi. Ama okur-yazardı.

Tülay Hanım (annem) haftanın bir günü en güzel elbisesini giyer, en güzel makyajını yapar, çocuklarının okuldan gelmesini beklerdi. Çocukları okuldan gelen Tülay Hanım, çocukları ile birlikte sokağa çıkardı. Mahallede annemi gören komşular, “bak Tülay Hanım yine iki oğlunu iki yanına almış, onlara kitap almaya gidiyor” derlerdi. Ben annemi hiç bir nikaha, düğüne giderken o kadar güzel görmedim. Annemin en güzel elbiselerini giyerek kitap almayı bir tören hale getirmesinin sebebi bize kitap okumayı sevdirmek istemeseydi. Annemde ilkokul mezunu idi. Ama Okur-yazardı. Bunları unutamam. Böyle bir anne ve babanın çocuğunun, Türkiye’nin ilk oyuncak müzesini açmayı, oturup sahne oyunu yazması, 30′a yakın kitap yazması rastlantı mı? Sertaç Şipka: Eğer bir enerji kanunu var ise kesinlikle değil.

Sunay Akn: Dünyada en çok korktuğum şey: Kalp kırmamak..

Toplumların kaderini çocukların oynadıkları oyuncaklar belirler. İlk uzay oyuncakları 1920′lerde Amerika’da çıkmıştı. Peki ilk uzaya kim çıktı: ABD. Bu rastlantı mı? Biz o yıllarda çocuklarımıza kaynana zırıltısı alıyorduk. Yani önce hayal. Hayaller, gerçeğin adımlarıdır. Türkiye’de ilk olan oyuncak müzesi İstanbul’da idi. Şimdi Antalya’da ve sonra da Belediye Başkanı Asım Bey’in isteği üzerine Gaziantep’te kuruyoruz. Sertaç Şipka: Bursa’ya bir mesajınız var mı? Sunay Akın: Bursa düşünsün. Bursa’ya mesaj vermek haddime değil. Onlara bu teklifi ben götürmedim. Ben kimsenin kapısını çalmam. Benden ışık isteyen herkesin kapısına ise koşa koşa giderim.

İlerleyen zamanlarda ayakkabı müzesi kurmayı isterim. Ama zaman konusu. Her şeye vakit bulamıyorum.

Rahmi Koç Sanayi Müzesi, Sabancı Müzesi, İstanbul Modern, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Zeugma Müzesi, Antalya Arkeoloji Müzesi  ilk aklıma gelen güzel müzeler. Ama müzecilere haksızlık yapılıyor. Onlar o kadar zor koşullarda müzecilik yapıyorlar. Onları desteklemek lazım. Bu bir kültür politikası. Bakın, bir Alman her gün 1 müze gezerse 16 yılını müzelerde geçirmiş oluyor.

Yazmak ve okumak bir kuşun iki kanadı gibidir. Onları beraber kullanmak gerekir.

Gençlere Mesajım şu olur: Bir taşı değil damlaların gücü değil, sürekliliğidir.

Gençlerin önündeki en önemli kitap, hayatın ta kendisidir. Onu doğru okuyacaklar, ıskalamayacaklar. Bulundukların şehrin hatta bulundukların ülkelerin dışında farklı yerler gördükçe tanıdıkça daha iyi tanıyacaklar. Ve müze gezmeleri gerekir. Müzede geçirilecek bir saat bin kitaba bedeldir. Yurt dışına gittiklerinde yapacakları ilk şey bir müze haritası almak olmalı. Antikacılar, eski dokular… Kentlerin ruhu oralardadır.

Aşk: 26 Ocak

Para: Hissi Senet

Tarih: Aydınlanma

Teknoloji: Dağ Fare Doğurdu

Aile: 7 Mart 1986

Sinema: Ömercik

Tiyatro: Müjdat Gezen

Gençlik: Ayna

Gönüllülük: İnsan

** Uzun mu uzun, dolu mu dolu benim için gerçekten önemli bu yazıyı okuduğunuz için sizi tebrik ediyor, teşekkür ediyorum.

Sunay Akın: Okur-yazar bir insan
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum