Futbol, on birer oyuncudan oluşan iki takım, iki kale ve bir futbol topu ile oynanan dünyanın en popüler takım sporu. Başta Avrupa ve Güney Amerika ülkeleri olmak üzere hemen hemen tüm ülkelerde çok sevilir ve geniş bir izleyici kitlesi tarafından izlenir. Bu tanımdan yola çıkarak, futbol 22 kişinin aptal(!) bir top peşinde koştuğu, binlerce insanın müptelası olduğu bir gösteridir, demeyeceğim. Futbolun arka planında, takım oyunu, liderlik, yönetim, pazarlama, organizasyon vb. konularda yararlı örneklerde bulabilirsiniz. Hem bunları değerlendirelim, futbolun dünü, bugünü ve yarınına bakarak bir durum değerlendirmesi yapalım, sonra bizleri futbol taraftarı yapan esas duygu nedir, oraya bakalım…

Dünya’da topla oynanan birçok spor dalı var aslında: basketbol, voleybol, hentbol, tenis, su topu, pilates, golf, rugby vb. Görüldüğü üzere pilates dışında bu sporların temel amaçları, topu ilgili deliğe sokmak ya da birleştirilmiş direkler arasından geçirmektir. Topun istenen şekilde konumlandırılması, rakibe sayı vermeden sayı almak oyunun kazanan ve kaybedenini belirliyor. Bu temelde şekillenen sportif faaliyetlerde, savunma ve hücum hattı doğrultusunda gerçekleşen hareketleri için birbirinden farklı kurallar konulmuş.

Kültürel etkisi de olmakla birlikte, marketing etkisi ile bu spor dalları insanların ilgi alanına girerek onlar için vazgeçilmez oluyorlar. Örneğin; Fransızların kültürel olarak en fazla izledikleri ve yaptıkları spor Rugby iken, marketing ile birlikte futbol son dönemlerde daha da popüler hale gelmiştir. Fransa’nın büyük kupa ve şampiyonalarda çok başarılı olmamasının temel sebeplerinden birisi de aslında budur.

Yapılacak sporun mekan elverişliliği ve/veya ekonomikliği de insanlar tarafından yapılabilirliğini ve popülaritesini de etkilemektedir. Golf sporunu göz önünde bulunduracak olursak, hemen hemen herkes golf’ün pahalı bir spor olduğunu, parası olan herkesin bile yapmayacağı bir spor olduğunu bilir. Golf oynamak için özel kıyafetlere, özel malzemelere, özel bir mekana ihtiyacınız var. Bu da tabi ki para demek. Ancak futbol bir golf gibi zor(!) bir spor değil. Futbol oynayabilmek için tek ihtiyacınız olan bir meşin yuvarlak ki zaman zaman bu lastik top bile olabiliyor. Mahalle arasında, bir çıkmaz sokakta, bir inşaat duvarının kale yapılması ile, bir yeşil alanda kısaca istediğiniz her yerde yapabileceğiniz bir spor dali futbol. Yapılması daha kolay, en ucuz, ayakkabıdan başka bir malzemeye ihtiyaç duymayacağınız, büyüklerimizin tabiri ile top ayakkabısı olmadan, zaman zaman botunuz ile de kısmen yapabileceğiniz bir spor. Bu sebepledir ki, özellikle yapılan reklamlarda hemen hemen herkes tarafından yapılabilecek bir spor olduğu vurgusu yapılmak ile birlikte, özellikle fakir, imkanları kısıtlı kitlelerin (Afrikalı insanlar gibi) bu sporu yaptığı şeklinde bir imaj yaratılarak, insanlarda bir etki uyandırmakta amaçlanıyor.

Futbol kulüplerinin yasal alt yapısı hakkında seyircilerin pek fazla fikir sahibi olduğunu söyleyemeyiz. Son dönemde futbol kulüplerinin akıllara zarar rakamlarla transferler yapması, kendi yapılarında kurdukları şirketler ise spor kulüpleri de şirket olarak biliniyor. Spor kulüplerinin hepsinin yasal dayanağı 5253 sayılı Dernekler Kanunu‘na bağlıdır.

MADDE 1: Galatasaray Lisesi öğrencileri ile bu Tüzük hükümlerine göre üye kaydedilmiş bulunanların sportif gelişmelerini sağlamak, spor eğitimi ve ahlâkını geliştirmek ve üyeleri arasında sevgi ve dayanışmayı arttırmak amacı ile İstanbul Beyoğlu Hasnun Galip Sokak No: 9-11 adresinde “Galatasaray Spor Kulübü” adında bir dernek kurulmuştur. Derneğin merkezi İstanbul’dadır. Galatasaray Spor Kulübü Derneği bu Tüzük’te “Kulüp” olarak anılacaktır.

Spor kulüpleri ve/veya dernekler, Dernekler Kanunu’nun tüzükleri doğrultusunda kendilerine verdiği görev, yetki ve çalışma alanı kapsamında şirket kurabilir (Örn: Galatasaray A.Ş), reklam, sponsorluk vs alabilir, federasyon kurabilir veya federasyona üye olabilir. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) diye adlandırdığımız yapı ise bu doğrultuda kulüplerin kurmuş olduğu bir federasyon yapısıdır.

Futbolun tarihi serüveni hakkında bir çok tartışma süredursun, tarihçiler bu konuda araştırmalarına devam etmektedir. Futbol’un tarihselliği birçok benzer sportif faaliyetle benzeştirilmeye, futbolun aslında milattan öncesine kadar gittiği düşünülmektedir. İngilizler futbolu bulan millet olarak tüm dünya tarafından kabul edilmek ile birlikte Çinliler kendi topraklarında futbol benzeri oyunların oynandığını ispat etmeye çalışmaktadır.

Tarihi Gravürlerde Futbol
Tarihi Gravürlerde Futbol

Yapılacak araştırmalar aslına bakılacak olursak farklı formlarda topların oyun aracı olarak kullanılmasının araştırmasıdır, doğrudan doğruya yapılan futbol araştırmaları değildir. Oyun tarihi araştırmalarına göre, ilk top oyun formlarının M.Ö. 7000 yılından itibaren ortaya çıktığı bilinmektedir. Top oyunlarının ilk belgelenebilmiş formları ise Akdeniz ve Çin kültür çevrelerine ait olup, bu buluntularda top oyunundan bahseden tarihi belgelerde mevcuttur. Milattan 2500 yıl önce Çin’de, İmparator Huang-Ti’nin, askerlerine, yerel dikilmiş iki mızrak arasından, bir topu ayakla tekmelemek suretiyle geçirmeye çalışarak çeviklik talimleri yaptırdığı eski Çin kaynaklarında belirtilmektedir. Yine Eski Yunan Şairi Homeros M.Ö. 8 yy’da, ünlü eseri “Odisea”da, top oyunlarından bahseder. Sparta’da 30 yaşına kadar olan delikanlıların sınıflara ayrılarak tecrübeli oyuncuların nezaretinde top oynadıkları söylenir.

Modern futbolun ne zaman, nerede doğduğu hakkında çeşitli iddialar ile sürülür. Millattan sonra Roma’da özellikle askerler arasında oynanan “Harpatsam”ın bugünkü modern futbolun esasını teşkil ettiği ve Romalıların bu Elenlerin “Episkyros” adlı oyunlarından esinlenerek ortaya çıkardıkları söylenir. Ancak “Harpatsam”un eski helencede “el topu” anlaına geldiği ve bundan da bu oyunun hem elle, hem de ayakla oynanan bir oyun olabileceği düşünülür. Pilla,  Follisveya Pagonica adı verilen, içi hava veya kuştüyü ile doldurulmuş toplarla oynana bu oyunun sayı bakımından eşit iki takım arasında oynandığı bilinir. Bu tanımlamalar daha çok “Harpatsam”ın futboldan çok Rugby ya da Amerikan futboluna benzediğini göstermektedir.

Futbol kelimesi dilimize, İngilizce “football” kelimesinin doğrudan telaffuzu şeklinde girmiştir. Almancası da “fussball” olan futbol, hem Almanca hem de İngilizce ayak topu anlamına gelmektedir. Amerikalılar ise bildiğimiz futbola “soccer“, Amerikan futboluna “football” demektedirler.

Yine Orta Çağ’da Romalı askerler ile Fransızlar tarafından oynanan “La Soule“ün de futbolla büyük benzerlikler arz ettiği düşünülmektedir. Bu oyun, Romalı askerler tarafından Galya’ya götürülmüş ve oradan yayılmıştır. Her türlü sertliğe müsade olunduğu; oyun alanının bazen kilometrelerce uzağa dikilmiş kazıklarla sınırlandırıldığı anlaşılmaktadır. Ve “La Soule”ün bu nedenle bazen iki köyün oluşturduğu ekipler arasında oynandığı da ifade edilmektedir. Bu nedenle “La Soule”ün iki köyün oluşturduğu ekipler arasında oynandığı da ifade edilmektedir. “La Soule” çok kanlı mücadelere neden olmuş ve bu oyun yüzünden çok kişilerin hayatını kaybettikleri görülmüştür.

Futbol, bugünkü haline en yakın şeklini, 17. yüzyılda İngiltere’de almıştı. Gerek halk tabakaları arasında, gerekse soylular arasında aynı büyük ilgiyi gören futbol, İngiltere adalarında hızla yayılırken büyük bir gelişme de göstermiş ve önemli aşamalara uğraşmıştı. 1848 yılında tüm futbol kuralları “Cambridge Kuralları” adı altında birleştirilerek, tüm İngiltere’de aynı standartlarda futbol oynanmasını sağlanmıştır ve Cambridge’de öğrenciler arasında ilk futbol maçı bu kurallara göre oynanmıştır. 1857 yılında İngiltere’de ilk futbol kulübü Sheffield Club kurulmuştur. İngiltere’de artan ilgi ile birlikte 11 kulüp temsilcisi, Londra’da Great Queen Street’teki Lincoln Hanı altındaki bir birahanede toplanıp, 1863’de İngiltere Futbol Federasyonu’nu kurmaya karar vermişlerdir. 1879 ilk kez Glasgow’dan Danven’e yapılan iş teklifleri ile transferler başlamış oldu. 1879’de futbol’da profesyonellik İngiltere Futbol Federasyonu tarafından kabul edilmiş ve görüldüğü üzere modern futbol anlayışı doğmuş oldu. 1889’da futbol Avrupa’ya yayılmaya başlayarak, sonraki federasyonlar Hollanda ve Danimarka’da kurulmuştur. Şu an dünyanın tartışmasız en iyi takımı olan Barcelona‘nın da kuruluşunun 1899’da gerçekleşmesi bu etkinin ne denli büyük olduğunu da aslında bizlere gösteriyor. 1908 yılında ise Londra Olimpiyat Oyunları’nda ilk kez futbol bir branş olarak kabul edilmiştir. FIFA (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği)’nin ise 1904 yılında kurulmuş olması, futbolun çok kısa bir sürede nasıl bu şekilde hızlı yayıldığının bir kabulü olabilir. Ülkemizde ise Türkiye Futbol Federasyonu bundan ancak 19 yıl sonra 1923’te kurulmuştur.

Eyvah Futbolcu Yakalandı!
Eyvah Futbolcu Yakalandı!

Ülkemizde oynandığı ilk yıllarda mesleği olan kişilerin serbest zamanlarında uğraştığı bir spor dalı olan futbol, popüler kültürün etkisi ile ellerinde mesleği olmayan, bazen sporcu diye bile tanımlayamayacağımız kişileri önümüze futbolcu olarak çıkarmaya başladı. Ticari kaygılar, reklam ve sponsorluk gelirleri, spor kulüplerinin diğer sportif faaliyetleri iki hatta üçüncü plana atarak unutulmasına neden oldu. Gençlere ileride ne olmak istediklerine dair bir soru sorduğunuz da verdikleri yanıt, klişe de olsa; futbolcu ya da şarkıcı olmak. Televizyonu her açtığında futbol, yarışma, magazin vb programlar görmeyen, internette her sayfada ünlülerin boy boy pozları ve futbol haberleri olan bir gencin “astronot” olmak isteği garip gelmez mi? Dünya’da futbol oynayan milyonlarca insandan yalnızca bir veya birkaç tanesinin sporcu kalarak devam edebileceğini görmüyor muyuz? Örnek verecek olursak; Pascal Nouma, İlhan Mansız, David Beckham… Nerede oldukları, nerede oynadıkları konusunda bir fikrimiz yok. Tamamen popülerite ile marka olarak bir yerlere gelmiş isimler. Zamane futbolcularına bakacak olursak (hani şu gençlerin örnek aldığı!) futbol antremanından çıkıp, son model arabasına atlayıp, arkadaşları ile Play Station oynayan, gece alemine akan, mankenler ile takılan, güzel giyenen, karizmatik tipler olmaktan başka neleri var? Mesleği olmayan, sadece hayatı 90 dk’dan ibaret olan, dünyanın parasını alan yeteneksizler kadrosu için ekran başında saç baş yolan arkadaşlar, bu mudur yani sizin için önemli olan?

Futbol ilk bulunduğu zamanlarda sportif bir faaliyet iken maalesef artık o çizgiden çok çok uzakta. Romalılar döneminde insanların birbirini öldürdüğü bir aktivite haline gelen futbolun, Eski Roma döneminde Gladyatör’lerin savaştığı, birbirini öldürdüğü, halk ve politikacıların seyrettiği, şu dönemde de Arena dediğimiz isimler verdiğimiz, cehennem diye adlandırdığımız, stadyumlarda yapılıyor olması da çok benzerlik taşımıyor mu. Hatta o zamanlarda imparatorlar için ayrılan localar, protokol tribünleri ile aynı görüntü açısını sağlaması için yine var. Nasıl olur da, bir insan iki grubun karşılıklı oynadığı top, hayal ettiğinden başka yöne gitti diye saç baş yolar anlamak mümkün değil. Zamanın fanatik futbol seyircisi olan biri olduğum için, bu öz eleştiriyi yapmam gerçekten kolay oluyor.

Futbol dostluk(tu)r, kardeşlik(ti)r...
Futbol dostluk(tu)r, kardeşlik(ti)r…

Biz spora spor olduğu için önem veren değil, işi gücü taraftarlık, fanatiklik olan bir toplumuz maalesef. Stadyumları dolduran binlerce insane, gelin şu alanı saha haline getirelim, gençler spor yapsın deseniz hiç ilgileri olmaz. İşimiz, gücümüz zaman, emek, para, enerji, zihin israfı. Futbola yatırdığımız ne var ise, israftan başka bir şey değildir. Bir maça gitmek demek şu Türkiye koşullarında en az 8 saatini ona ayırmak demek. 8 saat yani 1 çalışma günü için kişi asgari ücret desek 30 TL civarı maaş alır. Onu bir kere ayırdığın zaman sebebiyle kazanmıyorsun. Maç için bilet alıyorsun ki o da en az 20 TL. Sonra ona göre maç için hazırlıklar, beslenmeler, gereksiz harcamalar da eder 20 TL. Bir de atkı vs aksesuar alayım de 20 TL. Bir maça gitmenin bedeli en az 70-90 TL ediyor. Bu para bir asgari ücretlinin en az 2,5 günlük kazancı.

Kendimiz yapmadığımız bir sportif faaliyetin, yeni sömürü düzeninin bir parçası olan bu marketin sisteminin tamamen seyircisi durumundayız. Spor yapmıyoruz, yapanları seyrediyoruz. Bir de bunun yanında kolaydan, emek ve zeka koymadan köşeyi dönme yolları olan bahis sistemleri var. Herkesin kaybettiği para bir yerde toplanır, dönüşümlü olarak birilerine dağıtılır. Atı alan Üsküdarı’ı geçer; kazanan sevinir, kazanmayan bir dahakine der.

Ibbenbüren Türkiyemspor
Ibbenbüren Türkiyemspor

Ülkemizde maalesef ki futbol oynamak isteyenlerinde amatör olarak spor yapacağı yer, kulüp yok. Almanya’da bir yıl yaşadığım süre içerisinde, bulunduğumuz şehir Ibbenbüren’deki Türkiyemspor‘a giderek kayıt yaptırdık, lisans çıkardık ve amatör futbolcu olarak haftanın 2-3 günü antremanlara, fikstür ve performansa göre de maçlara çıktık. Oynadığımız takım 10. lig 2. grupta idi. Hadi gidelim de amatör olarak futbol oynayalım. Hem işimize, gücümüze bakalım hem de spor yapalım. Haşaa ne mümkün? Düzen bunu gerektirmiyor çünkü. Ancak gel gelelim ki, belli bir seviyedeki lige kadar özellikle Almanya’da herkes meslek sahibi. Ülkemizde nerede işsiz, kafası ilme ve bilme basmayan var (kimse alınmasın!) top peşinde.

Artık dönüp kendimize gelmenin, futbol yerine başka uğraşlar bulmanın zamanıdır. Spor yapmanın zamanıdır. Sporun sadece seyircisi olmaktan artık terfi etmeliyiz. Bedensel sağlığımızı da ancak bu şekilde koruyabiliriz. Seyirci kalmanın, oturduğumuz yerde sinir stres sahibi olmanın, tırnakları yemenin, bir yandan da kola, mısır cipsi, fast food tüketmenin sağlığımıza hiç mi hiç faydası yok.

Ekranların gözdesi Burcu Esmersoy
Ekranların gözdesi Burcu Esmersoy

Maçlar bittikten sonra, spikerlerin seyircilere aptal muamelesi yaparak, olmuş bitmiş sonucu belli bir pozisyonu belki 20 kez tekrar tekrar gösterip, onun üzerinde tartışmasına diyecek zaten pek bir şeyim yok. Topa biraz ayağının sağıyla vursaymış, önündeki adam biraz kenarda olsaymış, onun yerine 5 cm daha uzun olan bir transfer yapılsaymış, rüzgar hızı 5 m/s değil de 6 m/s olsaymış, eşi ya da sevgilisi ile tartışmasaymış, devre arasında çok su içmeseymiş, bu ne laaaaaaa(n) diyesi geliyor insanın. Ve insanların bu işkenceye demokratik yollardan maruz bırakılması da bu işin ne kadar kapital-ist olduğunun göstergesi. Yayın gelirleriymiş, havuzmuş. Onu bırakta sen en son ne zaman yüzdün onu söyle(?) Son dönemlerdeki spor spikerliğine kadınlarında soyunması(!) – ama gerçekten soyunması – bu işin rengini zaten belli etmiyor mu? Spor spikerliğine soyunanların, programdan programa atması, bir o kanalda yarışmada, bir bu kanalda katılımcı, öbüründe sunucu olması tesadüf olsa gerek. Yazık garipler aptal kutusu televizyonun başında sekiz köşe olsun, onlar orada dört köşe olsun, köşeyi dönsün…

Sağlık için süt için
Süt içilir çocuğum, içilir…

2 şubat akşamı Bursaspor – Galatasaray maçının çıkış saatine denk gelecek şekilde tren ile eve dönüyordum. 16-17 yaşlarında üç genç, boyunlarında Bursaspor atkısı, babayiğit bir tavırla “selam-ın aleyküm” çaktılar. Aleyküm selam dedik oturdular. En aktif görünen, uzun boylu, yüzü sivilce dolu olan tip “abi hangi takımlısın?” dedi. Dedim “Galatasaray’lıyım”. Maç üzerinden biraz sohbet ettikten sonra, inecek oldum “iyi akşamlar gençler” dedim. Aktif görünen genç “abi sen İstanbul’da mı doğdun? neden İstanbul takımı tutuyorsun? bak Bursa’dasın, Bursa’nın ekmeğini, sütünü yiyon!” demez mi(!) Bunca şeyden bahsettikten sonra, birilerinin bu gence, 1) sütün yenmeyeceğini, içileceğini; 2) ekmek ve süt yemenin bir takım taraftarı olarak değil, çalışarak olacağını, anlatması lazım. Yoksa bizi bu şekilde uyutmaya devam ederler. Futbolun lafını yapmak bile toplumsal darbedir, farkına varmak lazım…

Bizleri futbol taraftar yapan insanın içindeki taraf olma duygusundan başka bir şey değildir. Kişi ya gidecek bir grubun üyesi olacak, bir sivil toplum kuruluşuna üye olacak, gönüllü çalışacak, ya da bir partiye girecek ya da entelektüel seviyesinin yettiği şekliyle bir kulübün taraftarlığını yapacak. Bu taraf olma duygusu en elit toplum kesiminde de vardır, en eğitimsiz kişilerde de. Bunun farkına varmak, tespit etmek gerek. Kahvehanelerde sürekli pinekleyerek televizyon karşısında siyasete atıp tutan kişide içindeki taraf duygusunu yaşamaktadır. Bu taraf duygusunun yapıcı mı, yıkıcı mı olduğunu iyi gözlemlemek gerekir. Taraf olunan yön yıkıcı, insana maddi-manevi zarar veren, birileri tarafından kullanılmasına sebep olan bir düzen içinde mi gerçekleşiyor; yoksa kendi yeteneklerini ortaya çıkarması, kendinin farkına varması, diğer insanların yaşamlarının kolaylaştırılması, toplumsal hayatın daha da güzelleştirilmesi ve ilerlemesi için yapılan yapıcı faaliyetleri mi kapsıyor. Dönelim bakalım kendimize, tarafımızı, neyin taraftarlığını yaptığımızı iyi bilelim. Hiç değilse, yapıcının taraftarlığını yapalım ki yapıcı bir düzenin gelişmesine bu şekilde destek verelim.

Günümüzün Afyonu: Futbol
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum