2009’un Ekim ayında kurulmuş ve bir sivil toplum kuruluşu olma çabasında olan bir derneğin, Gönüllü Hareketi‘nin, kuruluşundan beri başkanlığını üstleniyorum. Aradan geçen yaklaşık 4 yıla rağmen, hala bir yıldız takım oluşturamanın, gençlerin bir ekibin ayrılmaz parçası haline getiremenin sıkıntısını hep yaşamışımdır. Bu zamana kadar, bir çok zorluğun üstesinden geldik, boyumuzdan büyük bir çok işi de gerçekleştirdik. Bugün geldiğim noktada artık bu çaba ve uğraşı tadında bırakmanın, gençleri kendi konfor alanlarında zorlamamayı, kendilerine günümüz dünyasının çoktan koymuş olduğu hayat çizgisinin dışında başka bir alternatif çıkararak kafalarını karıştırmamayı, kendi kafeslerinin içerisinde mutlu mesut yaşamalarına göz yummak, kısaca erken emekli olmayı düşündüğüm bir yerdeyim.

Tüm bunları sorgularken kafamın içinde şu soru yankılanmaya başladı. “İnsanlar neden gönüllü olmakta bu kadar zorlanıyorlar”. Bu yazımda zihnimde bulduğum bazı cevapları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu işin aslı belki de taa doğum anımıza hatta onunda öncesinde annelerimizin hamileliğinde düşündüklerine, yediklerine ve yaptıklarına kadar dayanıyor. Annelerimizin farkında olmadan söyledikleri yalanlara daha o zamandan alışıyoruz. “Aaa daha neler, benim annem yalan söylemez” demeyelim, bakalım kendimiz. Kendi kendimize söylediğimiz yalanlara, kendimizi nasıl da kandırıyoruz. Bu dönemi atladık diyelim. Çocukluk dönemimizde ya bize “dur, yapma, cıs, yanarsın, öcü, canavar, aman yer, babana söylerim, döverim, şunu yaparsan şunu alırım” ve bunun gibi söylemler ile ne kadar da çok aldatıldık. Elimiz kaşık tutmaya başladığında bile ailemiz kaşığı ağzımıza sokmadı mı(?) Yürümeye başladığımızda, yürümenin zevkine vardığımız, kendi ayaklarımızın tam da üzerinde durmaya başladığımız anlarda, düşeriz de bir yerimiz acır diye bizi kucakta taşımaya başlamadılar mı? Burada anne ve babalarımızı, akrabalarımızı, eşimizi dostumuzu suçlamıyorum asla ki. Çünkü onlarda anne ve babalarından böyle görmedi, bilmedi. Bu böyle kuşaktan kuşağa, nesilden nesile bugünlere kadar geldi. Neden çünkü kendimizden uzaklaştık, eğitim diye bize öğretim verdiler, bilgi verdiler, zihinlerimizi doldurup durdular. Öğretiler kültür haline getirildi, babalar çocuklarını sevemez, başını okşayamaz oldu Anadolu’mun köylerinde. Sevgi nedir bilmez olduk. Sevgi nedir bilmeyen, sevemeyen, sevgi ile büyümeyenin gönüllü olması zor değil mi?

Okullara gittik, yıllarca okuduk. Hep bilgi, hep bilgi. İnsan için olanların bilgisini aldık hep ancak insanın bilgisini hiç almadık. Bilge olmaktan çok bilgili olmaya özendirildik. Düşünmeden, tefekkür etmeden, tasavvur etmeden, ezberledik ve hep birilerinin, bir şeylerin papağanı olduk. Bilgilerimizi yarıştırdık, sonunda bize para versinler diye. Bilgeliğimiz ile gençlere yön vermedik, medeniyetler kursunlar diye. En son medeniyet kaç yüz yıl önce kuruldu acaba?

Çalışmaya değil, çalışmadan kazanmaya alıştırıldık. Para nedir, paranın değeri nedir bilmedik. Bize hep birileri verdi harcadık. Annemizden aldık, babamızdan aldık. Büyüyüp elimizin ekmek tutacağı, ailelerimizden aldıklarımıza karşılık, ihtiyaçları olmasa da dahi tam onlara destek olacak yaşlarda bile hep onların ellerine baktık. Alın teri ne demek, emek ne demek, ne gördük ne de bildik.

Emek ve zeka ile değil, birilerinin sermayesine emek katarak kazanmaya özendirildik. Sermayelere emeğimiz ile ortak olmak için okuduk, okutulduk. Bütün eğitim (aslında öğretim) sistemi bunun için kuruldu. Bizde bu sistemin parçası olmak için, çok çalıştık (ezberledik) sınavları geçtik, yerler edindik.

Bu zamanlara yalnız geldik zannettik. Sahip olduğumuz her şeyi kendimiz elde ettik zannettik. Bizim bu yaşa gelene kadar, kimlerin katkısı olduğunu, nelerin bizi biz yaptığını bilmedik. Bizim için önemli olanlara hiç sahip çıkmadık. Ahde vefa bilmedik, vefakar olmak, vefalı davranmak öğretilmedi bize. Hep kendimiz için, hep o “ben”imiz için çalıştık, uğraştık, didindik. Bizim için tek önemli olan ulaşmak istediğimiz yer oldu, yol arkadaşlarımız değil. “Ben” için yol arkadaşlarımızı bir kenarda bırakmayı göze aldık. Çünkü “vefa” nedir bilmedik, yalnızca bozası ile meşhur bildik soğuk kış aylarında evlerimizde içtiğimiz.

Hayatın içerisinde, çarşıda pazarda, sokakta, insanların içinde büyümedik. Evlerimiz kimselerin ulaşamadığı, kapısında sur gibi kalın duvarların olduğu, kapısında güvenliklerin yer aldığı bir hal aldı, yabancılaştık yaşadığımız yerlere. Temel hayat ihtiyaçlarımız ve zevklerimizi gidermek için evden dışarı çıkar olduk. Sokağın havasını, çarşının neşesini, insanların nefesini farketmez olduk. Çünkü olmasa da olurdu, daha önemli işlerimiz vardı.

Bizim için yalnızca “ben” önemli oldu. İstediklerimizi aldıktan sonra gerisi asla önemli olmadı bizim için. Kullan-at hayatlar yaşamaya başladık, tek kullanımlık ıslak mendiller gibi. Hayat misyonlarımız istediklerimizi almak ve sonra istasyonu terk etmek, dönüp bir daha da bakmamak oldu bizim için. O dönem ihtiyacımız olanı aldık ve terkettik. Ne vaat ettikleri, neyi gerçekleştirmek istedikleri değil, benim ne almak istediğim önemli idi. Biz olmaktan öte, benim almak istediklerim vardı: yurtdışına çıkmak, sosyal bir ortam edinmek, hoşlanabilecek birilerini bulmak, boş zamanımı değerlendirmek, yalnızlığımı gidermek, kendimi ifade etmek, vs. İşin özü ben hep kendimi “tatmin etmek” için vardım, hep “ben” vardı. Tatmin oldum ve gittim…

Hayatta bir hedefim olmadı. Hedeflerime ulaşmak için kendime ulaşabilecek bazı şeyler belirledim, onlar için uğraştım, elde ettim. Sonra başka bir şey için uğraştım, sonra başka bir şey için. Elde ettiklerim hiç bir zaman tutarlılık göstermedi. Hepsi birbiri ile alakasız kaldı. Elde ettiklerim sonucu az da olsa geliştirdiğim yeteneklerimi kesin bir hedef ve benzer amaçlar için kullanıp, daha da geliştiremedim. Bir gün benden daha yetenekli, daha bilgili biri çıktı, ve işte o zaman mutsuz oldum. Kendime ulaşacak başka bir amaç belirledim.

Tutarsız seçimlerim sonrasında yalnız kaldım. Yalnız kaldığımda hep huzursuz oldum. Bu huzursuzluğumuz gidermek için ya kalabalık ortamlara karışmayı tercih ettim, ya da vücuduma da zararı olan maddeler kullanmaya başladım. Düşünmedim, neden kendimden kaçmak istiyor, neden zihnimi dağıtmak istiyorum. Zihnimi toparlayım ki kendimi bulayım diye hiç düşünmedim. Kendimden uzaklaştıkça uzaklaşmaya başladım. Bir gün farkettim ki uzaklaştığım noktada, kendimi bulmak için yapacağım yolculuk için bu zamana kadar elde etmek için uğraştığım ve sahip olduğum ne varsa hepsinden vazgeçmek zorundayım.

“Ben”den başka hiç kimse yoktu. Ne ailem, ne arkadaşlarım, ne insanlar, ne insanlık. Hiç biri aslında çok da önemli olmadı benim için. Makam, mevki, şan, şöhret, para da işin içine girince, her birini koyacağım yerleri birbirine karıştırdım. Paranın yerine arkadaşı, arkadaşın yerine mevkiyi, ve ötekinin yerine berikini koydum. Benim için varolanlarla, benim varolduklarımı karıştırdım. Değerlerimi yerli yerine koyamadım. Değerlerimiz koyamadığım için, hiç bir zaman “insanlık” konusunda duyarlı olmadım. Gördüğüm yaşamlar, insan manzaları karşısında içim dahi sızlamadı, insanlık için hiç bağrım yanmadı.

“İnsanlar neden gönüllü olmakta bu kadar zorlanıyor”… Bunca şey varken, ben zorlanmayacağım da kim zorlanacak diyebilirsiniz. Biraz üzerinde düşünmeye başlar, biraz da cesur davranabilir ve kararlı olursak gönül kapıları bizlere açılacaktır. Gönlümüze sığmayanı aklımıza sığdırmaya çalışmayalım da ömürlerimizi heba etmeyelim, yaşamlarımızı hiç etmeyelim. Gönüllerimiz bir olsun…

Gönüllülük Üzerine Yazılar-2
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum