Bir şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmaktan dolayı, şu zamana kadar bildiklerinizi uygulayamaz noktaya geldiğiniz oldu mu hiç? Bildiğiniz, daha önce tecrübe ettiğiniz, türlü türlü yöntemler ile uyguladığınız ancak bir türlü başarıya ulaştıramadığınız? Diğerleri için çok başarılı görünen konularda, aslında kendinizi başarısız olarak gördüğünüz, hissettiğiniz? Aslında başarılı görülen şeyin ne olduğunu anlayamadığınız? Başarılı olduğunuzu her söylediklerinde, ne etki yarattığınızı bir türlü gör(e)mediğiniz ve bu yüzden kendinizi bir türlü başarılı hissedemediğiniz? Daha önce denenmemiş ya da aslında çok cesaret edilememiş şeyleri, tamamen sıfırdan imkanlanarak yaptığınız, ancak sizi bir adım ötesine götürecek eylemleri bir türlü hayata geçiremediğiniz? Üsküdar’ın yerini bilen sen; at’ın yok diye bir türlü Üsküdar’a varamıyor ve hep at’ı alıp Üsküdar’ı geçenleri izlemek zorunda kalıyorsun… İşte son zamanların muhasebeleri bu aralar gündemde… Bir kaç ay sonra 10 yılını dolduracak olan sivil toplum yaşantımdaki çelişkiler…

Gönüllülük kelimesi üzerine çokça tartışılır, çokça da konuşulur. Sonuç itibariyle herkesin kendine özgü bir gönüllülük algısı oluşur, bir türlü de toplumsal bir algı haline gelmez. Özellikle de Türkiye gibi çok kültürlü, çok inançlı(!), çok yönlü toplumlarda. Örneğin, bir Amerikalı ya da Avrupalı gönüllülük dediği zaman algıladığı şey, algı, çalışma, harcadığı mesai, yöntem bellidir. Bunu en çok Bursa’da yaşayan ve bizimle birlikte gönüllülük yapmaya çalışan Amerikalı arkadaşlarım ile, Almanya’da kaldığım bir senelik dönemde gözlemleme şansım oldu. Bir Alman için gönüllülük ülkenin her yerinde aynıdır, aynı amaçlar ile toplumsal bir konu belirli yöntemler ile yapılır. Yine bir Amerikalının gönüllülük algısı benzerdir, kurumdan kuruma çalışma konusu değişir, bazen yöntemi değişir ancak gönüllülüğün nasıl yapılacağı ya da ne olduğu konusunda bir çelişki yoktur.

Ülkemize gelince konu çok farklılaşıyor. Gönüllülük, kelime olarak tasavvuf kültüründe ve inanç sistemimizde önemli bir yere sahip olmak ile birlikte; uygulanış yöntemi olarak tamamen farklı bir kültür ve dilin literatüründen ülkemizde uygulanır hale gelmiş. Gönüllülük üzerine olan çalışmalar demokratik(!) ülkelerden alınan literatür ile hak temeline dayanmakta. Ülkemizde, gönüllülük üzerine çalışan ve aydın(!) sivil toplum kuruluşları hak temelli bu çalışmaları, hizmet odaklı bir yaklaşık ile sosyal sorumluluk projeleri temeli oturtmuştur. Buna tamamen zıt olarak ise, dini(!) eğilimli sivil toplum kuruluşlarının gönüllülük algısı ise fitre, zekat, sadaka ekseninde olan hayırseverlik ile de ilişkilendirebileceğimiz yardımlaşma ve buna yönelik çalışmalardan oluşur.

Bugün eşcinsel hakları, fakirlere yardım kampanyası ya da bir çevre kampanyasının hepsi gönüllü çalışma olabilmektedir. Ve tüm bu çalışmalarda kişilerin katılım şekli yöntemi farklı olabilmek ile birlikte bu çalışmaları yürüten kuruluşlar arasında iletişim imkanı olamamaktadır. Kurumlar arasındaki iletişim ve işbirliği zeminini olmaması, bu kurumlarda gönüllülük yapan kişilerin özellikle de gençlerin gönüllülük algısının oluşması noktasında ve bunun yöntemleri açısından da büyük farklılıklar doğurmaktadır. Bir kurumda gönüllülük yapan bir kişinin, başka bir kurumda gönüllülük yapabilir olması çoğu zaman zorlaşmaktadır. Gönüllülüğün literatürü ile yaşanan kültürün tabanının ve dilin kendi ifadesi zihinde bir türlü örtüşmeyebilir. Örneğin Çin’deki gönüllülük algısı, pirinci olmayan aileye diğer ailenin pirinç vermesi olabilirken, ülkemizde gönüllülük dendiği zaman, kiminin aklına katılım, kiminin eylemler, kiminin cemaatler, kiminin ise bir üniversite topluluğu gelebilir. Kelimenin etimolojik olan temellerinin zihinde oturması pek mümkün görünmemektedir. Ülkemizde gönüllülük oranının %12, bir kuruma maddi yardım yapma oranının %17 olması bunun çelişkilerinden biridir.

Bu çelişki en çok da kişinin neye inandığı, nasıl bir çevrede büyüdüğü ile ilgili olmakta. Hal böyle olunca aynı kurum içerisinde bile, onlarca farklı gönüllülük algısı ve şekli olabilir. Bunu net bir şekilde ortaya koyan ve kurum kültürünü de oluşturan sivil toplum kuruluşlarının çok kısa zamanda büyük bir mesafe katettiğini görmekteyim. Örneğin; bir kurumda fırsat eşitliğinden dertli olan biri, kişi hakları ile konusunda hassas biri, gençlerin politik bir duruş sergilememesinden dem vuran biri, insanların kendilerini yeterince tanımadığından dolayı rahatsızlık duyan biri, gençlerin mutlaka yurtdışını görmesi gerektiğini düşünen biri olabilir… Kuruluş ve ilerleme aşamasında özellikle bu farklı gönüllü algıları, kuruluşları bir noktada toplanmaktan uzaklaştırabilir. Herkesin kendini ifade edebildiği ancak benzer şekilde algıladığı bir gönüllülük anlayışı, ekibi bir hedef doğrultusunda toparlayabilir, kısa sürede önemli başarılar kaydedebilir. Örneğin; bizim Facebook algımız. Facebook, bizi arkadaşlarımız ve tanıştığımız insanlar ile buluşturur kadar nettir. Gönüllülük algısının da bir kurum, bir grup ya da bir toplum açısından bu denli net olması durumu, üçüncü sektör diye adlandırdığımız sivil toplumun, dolayısıyla da ülkemizin gelişimi açısından çok önemlidir.

Her zihinde farklı bir anlam ve algı olunca, ortak çalışmalar yapmakta bir o kadar zorlaşıyor. Bir yardım kampanyasını ekibin her üyesi için ayrı bir anlam taşıyabilir, farklı bir önemi olabilir. Üyelerden birisi çok varlıklı olabilir daha önce fakir bir çocuk ile duygusal bir iletişim kurmuş ve etkilenmiş olabilir. Ya da orta halli olabilir ancak kendisi zamanında yardım almış olabilir. Veyahutta fakir olabilir, ve bu yoklukta sahip olduğu küçük şeyleri kendisi gibi olanlar ile paylaşılabilir. Yapılan iş ile yani gönüllü çalışma ile kurulan duygusal bağ kişiden kişiye göre farklı olabilir ancak bu çalışmanın neden yapıldığını herkes tarafından açıkça bilinmesi, tanımlanması ve açıklanması önemlidir. Bunu bir kuruluş için düşünecek olursak, her üyenin/gönüllünün o kuruluşun “büyük nedeni”ni bilmesi, daha önce bu “büyük neden”in tanımlanması ve açıklanması önemlidir. Ancak bu süreçte kişilerin kurduğu bağ farklı olabilir.

bileske-kuvvetYine bir çok sivil toplum kuruluşunun olduğu ve bu sivil toplum kuruluşlarının “büyük neden”inin ortaya hem devlet hem de sivil toplum kuruluşları tarafından ortaya konulması, zihinlerin sadeleşmesi kolaylaştırır. Kişiler, neden gönüllü olduğunu daha net anlayabilir, daha net ve şeffaf davranabilir, daha iyi örgütlenebilir. Aksi halde yapılan çalışmalar ayrışmakta, birleşememektedir. Birleş(e)meyen gönüllüler, bütünleş(e)meyen gönüllülük algısı ise gönüllülük adı altında bencilleşen, toplumsal olmaktan daha çok bireyselleşen, adanmışlıktan daha çok almaya meğillenen bireyleri doğurmaktadır.

Gençler arasında en kolay yapılan ve gönüllü çalışma olarak ön plana çıkan “kitap okuma” kampanyalarını hep düşünmüşümdür. Bu kişiler, ülkemizde yılda kaç kitap okunduğunu biliyor mu? Kitabı yalnızca o etkinliklerde göstermelik olarak mı okuyorlar, yoksa gerçekten bu onların yaşamının önemli bir parçası mı? Yılda kaç kitap okuyorlar mesela? Yoksa, toplumsal bir eksiklik olan kitap okumama durumunu görerek, kitap okuyan bir birey olarak kendi kendi tatmin etme durumumudur bilinçaltında yatan? Kendi kendinin başını okşayan bireyler durumu mudur? Netice itibariyle kitap okumak iyidir…

Toplumun büyük bir kısmı, özellikle de dokunmatik ekranlar ile büyüyen, her zaman kendisi(!) önemli olan ve çektiği #selfie’lerle ön planda kalarak yalnız(!) gelişmeye çalışan gençler; bir sivil toplum kuruluşuna katılırken, gönüllü olurken, “ne verebilirim, ne katabilirim?” değil, “ben buradan ne alırım, nasıl faydalanabilirim? şeklinde düşünüyor.

selfienüllülük yapılan her kurumun ulaşmak istediği hedefleri, gerçekleştirmek istediği planları vardır. Bir amaç için tüm çalışmalar yapılır, bir amaç doğrultusunda bu kurumlar örgütlenir. Kurumun hedeflerine ulaştığı (ütopik) durumu 1. lig şampiyonluğuna benzetebiliriz. Hemen hemen her kurum kendisine diğer kurumların çalışmalarını örnek alır, inceler ve takip eder. Güzel modelleri uygulamak, kendi kültürüne amaçları doğrultusunda entegre etmek ister. Bu durumda dirsek ya da bir tık mesafe olan kuruluşları 2. lig takımı olarak düşünelim. Kendimizi de her şeye rağmen bir 3. lig takımı olarak varsayalım. Popüler kültürün önemli bir parçası, #selfie çılgınlığında ve her daim “kendi” ön planda olan birey, gönüllüsü olduğu kurumu 2. lige taşımayı, onu sonra 1. lig şampiyonu yapmak için mi takıma dahil oluyor, yoksa 3. lig takımında bir süre oynadıktan sonra başka bir 2. lig takımına transfer olmak için mi? Ait olma, takım olma karmaşası günümüzde yaygındır. Birlik olma yerine bir arada olma eğilimindedir, günümüz genci.

Kendi hayal ettiğimiz bir geleceği yaratmak için diğerlerine rağmen yine diğerleri ile birlikte çabalamak mı? Birlikte yaşanacak ortak hayali gerçekleştirmek için bir’likte çalışmak mı? Gönüllü olmanın, bizler için “büyük neden”i nedir… Neyi, neden yaptığımızı belki daha iyi anlamamızı sağlayacak sorunun, gizli cevabı ise zihninin derinliklerinde yatıyor. Ve sen, inanıyorum ki bunun cevabını bulabilirsin…

(devam edecek…)

Gönüllülük Çelişkileri
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum