5-21 Ağustos 2016 tarihleri arasında gerçekleşen Rio 2016 Olimpiyatları, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin psikolojik ve toplumsal etkileri ile olimpiyatların Türkiye’de yayınlanıp yayınlanmayacağı tartışması başladı. Hatırlayacaksınız, Olimpiyat açılış töreni gece 02.00’de yapılacakken, TRT’nin Olimpiyatları yayınlayacağını açılıştan sadece birkaç saat önce 20.00 civarında öğrendik. Eminim ki, bir çok vatandaşımız Olimpiyatlar olduğunu da yayın konusundaki haberler medyada yer alınca öğrendi. Bu haberler veya yayınlar olmasaydı, olimpiyatları izleme istediği bile büyük çoğunlukta uyanmaz, izlemek aklımıza dahi gelmezdi. Neyse ki yayın sorun çözüldü, günün belli saatlerinde gerçek(!) spor müsabakalarını izlemek için televizyonun karşısına geçer olduk. Bu olimpiyatlarda en çok ilgimi çeken ve kuralları ile öğrenmeye çalıştığım spor dalları judo ve okçuluk oldu. Boksu bir kez daha sevmediğime ve sevemeyeceğime kanaat getirdim. Tenis ve yüzme ise, yüksek disiplin, kondisyon ve zeka gerektiren özellikleri ile yine ilk sırada yerini aldı benim için. Bu yazıyı yazmamı sağlayan olay ise bir “Kadınlar 50 metre Serbest Stil Yüzme Finali”nde yaşandı.

blumer1

Kadınlar 50 metre finali gerçekten bir harikaydı. Harika olan ve bize oturduğumuz yerde onlarca şey düşündüren ise finalin altın madalyalı ismi Danimarkalı yüzücü Pernille Blume oldu. Çünkü finalde alınan sonuçlara göre sekiz yüzücü de aynı saniyede yarışı tamamlamış ancak saliseler o kadar önemli bir yere sahip olmuştu ki, iyilerin en iyilerini belirlemişti. Alınan sonuçlar ise şöyle oldu:

  • 24.07 sn – Pernille Blume (Danimarka)
  • 24.09 sn – Simone Manuel (ABD)
  • 24.11 sn – Aliaksandra Herasimenia (Belarus)
  • 24.13 sn – Francesca Halsall (Büyük Britanya)
  • 24.15 sn – Cate Campell (ABD)
  • 24.19 sn – Ranomi Kromowidjojo (Hollanda)
  • 24.42 sn – Bronte Campell (Avustralya)
  • 24.69 sn – Etiene Medeiros (Brezilya)

Fotoğrafta da göreceğiniz gibi 2 salise ise yarışı kazanan 1994 doğumlu Blume, ne gözlerine ne de kendisine inanabiliyordu. Ancak inanmış ve başarılı olmuştu. Şaşkındı ve gözleri dolmuştu. Onun bu sevincini paylaşan, bizlerin de öyle… Milli sporcunun inancı, samimiyeti, içtenliği, masumiyeti öylesine belli oluyordu. İstemişti, yüzücü olmayı. Adamıştı kendini bu yola. Çok çalışmış ve başarmıştı. Başarmıştı evet. Olimpiyat şampiyonu olmuştu! En büyük başarı hedefine ulaşmıştı. Kendi sınırlarını ve potansiyelini öylesine kullanmıştı ki o artık bir şampiyondu. Başarmanın en üst seviyesi, en büyük çıtası.

İkişer salise aralar ile 6 yüzücünün sıralandığını, Danimarkalı yüzücünün sevincini canlı canlı izleyince düşünmeden edemedik. O mutluluk ve üzüntünün kaynağı olan 0.02 saniye benim için hiç o kadar önemli olmuş muydu? Ya da o kadar önemli olan ne olmuştu hayatımda? Empati kurduğumda beni benden alan o mutluluğu, ben en son ne zaman yaşamıştım? Bu başarı duygusunu bizler, kendi hayatlarımızda ne sıklıkla yaşayabiliyoruz? Öylesine mutluluklar yaşayan kaç kişi vardı hayatımda? Gibi bir biri ardına gelen onlarca soru…

blumer2

Başarı eğer bir duyguysa ki pozitif bir duygu olduğu son derece açık, peki bu başarı duygumuzu neden istediğimiz gibi doyuramıyoruz. Evet kabul ediyoruz olimpiyatlara katılmak ve orada altın madalya sahibi olmak 7 milyar insandan 1 kişiye ancak nasip olur. Ancak her birimiz kendi yaşamlarında bir müsabakanın içerisindeki. Öyle bir müsabaka ki mücadelesi bir türlü bitmek bilmiyor. Peki bizler kendi hayatımızın şampiyonu nasıl olabiliriz?

Şampiyon olmak gerçekten kolay değil. Doğan Cüceloğlu’nun tabiri ile bir Savaşçı olmak hiç kolay değil. Yaşadığımız ülkede ise şampiyonluğu hedeflemek ise hayalperestlik. Yaşamlarımızdaki mücadele öylesine bir mücadele ki çoğunlukla takım sporuna daha yatkın. Mücadelemiz asla tek başımıza kendi sınırlarımızı aşmak üzere verdiğimiz bir mücadele değil. O mücadele genellikle akıntıya kürek çekmekte olan ve birbirini yeterince tanımayan ve kürekleri eski bir kürek takımının sporcuları gibi. Ne ortam uygun, ne yeterli enstrümanlar var, ne yeterince destek, ne de insanların birbirini iyi tanıyor. Bizim verdiğimiz mücadele çoğunlukla bir hayatta kalma, yaşama tutunma mücadelesi.

Rio 2016 Olimpiyatlarına ABD 514, Brezilya 416, Avustralya 388, Almanya 371, Fransa 369, Rusya 332, Japonya 326 …. şeklinde giden sayılarda sporcularla katılırken, Türkiye’den katılan sporcu sayısı yalnızca 103. Bu sporcuların ülke orijinlerine de bakacak olursak, Türkiye’de Türk vatandaşı olarak doğmuş, büyümüş ve yetişmiş sporcu sayısı bir hayli az. Özellikle Judo Milli Takımı’nda yer alan Kadın sporcu Kayra Sayit’in kaybettiği maç sonrası verdiği İngilizce demeçte “maçı kaybettim ancak bununla ilgili söyleyebileceğim bir şey yok” dediğini duyunca benim içim acıdı.

Olimpiyatlarda yaşananlar, yaşadıklarımız, Türk sporcuların yaşadıkları ve hissettiklerimiz… Aslında bize bu hayatta kalma mücadelesi ile ilgili çok şey anlatıyor. Ancak anlayabilmek için bir zihin açıklığı gerekiyor bu coğrafyada yaşayan insanlara. Malum ülkemizinde ki gündemi çok ama çok uzun bir süredir, incelikten ve letafetten uzak. Bu nedenledir ki bırak kendi hayatımızın şampiyonu olmayı, oyunun ucunda kıyısında olayım da aman oyunculuğuma bir şey olmasın derdine düştük. Bilim, sanat ve spor… Hayatın bu incelikleri bizim yaşamlarımızdan kaybolduğundan ya da yaşanamadığından beri içimizi mutsuzluk kara bulutları kaplamış ve gitmek bilmiyor. Ve büyük mutsuzluk yerini her gün umutsuzluğa bırakıyor. Kendi sınırlarımızı aşmak ve kendi potansiyelimizi aşma azmi ve tutkumuzu neresi olduğunu bilmez bir yerde kaybetmiş, bir buhranın içinde debelenip duruyor gibiyiz. İçimizdeki başarı duygusunun karşılığını ne yaşadığımız toplumda bulabiliyor ne de bu duyguyu güçlendirecek cesareti içimizde bulabiliyoruz. Bu yüzden çevremizde ya bir yüzme havuzu yok ya da sınırlı sayıda, kontenjan olsa ayıracak bir bütçe yok, mayo alsan gözlük alamıyorsun, yüzmeye ayıracak zamanın yok çünkü daha önemli işler var ve en önemlisi “sen yapabilirsin” diyerek destek olabilecek kimsen yok. Bütün bunlara rağmen gel de cesaret et, bir adım atmaya…

akıntıyakarşı

Her işin hem başı hem de sonu eğitime dayanıyor. Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk… Hatta hepimiz üniversiteli de olduk. Peki ama ne oldu? Koca bir hiç! İşsizlik rakamları ortayken, daha fazla işçi arayan ama bulamayan kişi. Gençlerde iş değiştirme yıl ortalaması ise 2-3 arasında. Mekanikleşen toplum dinamikleri yüzünden hepimiz eğitimsiz kaldık. İnsana ve insanlığa dair ilgi alanlarımızı kaybettiğimiz gün aslında biz kapitalin kölesi haline geldik. Başarmayı, başarıyı ve duygularımızı unuttuk. Çünkü ne istediğimizi söylediğimiz de bize ne istediklerini dinlemeyi öğrettiler… Çünkü ortam bunu gerektiriyordu. Aynı hikaye, ne yüzecek bir havuz, ne mayo, ne gidecek zaman, ne de destek olan vardı. Bakın kendi yaşamınıza öyle mi değil mi?

Başarının en yalın ve insanı stres altına sokmayan haliyle anlamı “kişinin istediklerini gerçekleştirmesidir”. Sanki çok güzel bir şeymiş gibi hemen hemen şeyin başına koyduğumuz o “EN” kelimesi ise genellikle rakamlarla ifade edilebilen ölçüt ve değerlere göre yapılan bir sıralamadır. Ancak bu başarı son derece kişiseldir. Başaranı bağlar ve onu ilgilendirir. “EN” başarılı olduğunda ise bir olimpiyat şampiyonu ya da bir olimpiyat sporcusu olursun. Gel gör ki, başarı bu yaşamda bize varoluşumuz ile birlikte gelen ve aynı karnımız gibi doyurulması gereken temel duygulardan bir tanesidir. “Yüzmeye başlamayı istiyorsak, bundan nasıl başarılı olurum?” sorusu ise verdiğimi mücadelenin zihinlerimizden çıkmayan ve diğerlerine çok benzeyen sorusudur.

“Akıntıya kürek çekmekte olan ve birbirini yeterince tanımayan ve kürekleri eski bir kürek takımının sporcusu” olarak nereden başlamalıyız? Bu sorunun biliyorum ki çok zor ve kompleks. Ancak şunu söyleyebilirim ki, destek almadan, destek görmeden, bir destek ortamı ve gerekli enstrümanlar olmadan bir şeyleri bir olimpiyat şampiyonu olmayı geçtim, isteklerimizi gerçekleştirerek başarılı olmak çok zor.

Destek bulabiliyorsak başarmak için adanan bir sporcu gibi kendi alanımızda çalışmayı sürdürmeli ya da adanmışları destekleyen o ortamı oluşturmaya adanmalıyız. Ve adanmanın son derece anlamlı ve kendi potansiyelimize açığa çıkarmamız için uygun olduğu o alanı bulmalıyız. Olimpiyat şampiyonu olmak için 0.02 saniye bazen yeterken, başarılı olmak için mücadele veren insanlar bazen koca bir hayatı içine alan bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Hiçbir başarı yoktur ki yalnız kazanılmış olsun bu hayatta, tek başına erişilmiş olsun. Nadal’ın tenise, Phelps’in yüzmeye başlama hikayelerini araştırmanızı isterim. Ne bir şampiyon ne de başarılı bir kişi asla yalnız değildir.

Hayatımızdaki mutluluğun ya mutsuzluğun gerçek kaynağı, özellikle de potansiyelimizi kullanıp kullanmamamızın yalnız kaldığımızda bize hissettirdiği o duygu, başarı olgusuna olan yakınlığımız ile doğrudan ilgilidir. “At olur meydan olmaz, meydan olur at olmaz” deyişindeki at ile meydanın arasını ne kadar yaparsak hepimiz o kadar mutlu olacağız. Zaman at ile meydanın arasını yapma zamanıdır bu topraklarda yaşayan bizler için. Sonrasında inanıyorum ki 0.02 saniyelik zamanı bizde bulacağız…

blumer3

Başarmak İçin 0.02 Saniyen Var Mı?
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir