Yaşadığımız olaylar, ilişkiler, düşünceler, tecrübeler, kulaktan duyduklarımız, hissettiklerimiz… Hepsi bir yapbozun küçük birer parçası gibi. Kimi zaman 500, kimi zaman 5000 parçalık bir yapboz. Yaptıkça bozulan, yaptıkça parçaları artan. Yapıp bozduklarımız ise yaşantılarımız, kendi hayatımız. Bazen yaptıklarımız, bazen bozduklarımız. Ya da bozulduklarımız… Bitmek bilmeyen bir çelişkiler yumağı, aldığımız nefesin farkında olmadan sürdüğümüz yaşam. Peki onca şeyin arasında; gürültünün, kalabalığın, koşuşturmacanın, mücadelenin, hep “iyi”yi bir kenara bırakıp “daha iyi”nin peşinde koşan ben, “Ben Kimim?” gerçekten. Son zamanlarda bu soruyu kendimi daha sık sorar oldum. İzlediklerim, yaşadıklarım, paylaşımlarım ve ilişkilerimin beni götürdüğü yer, hep bu sorunun cevabını verir nitelikte oldu.

Çok yoğun duygular içerisine girdiğimiz ya da çok yoğun olduğumuz zamanlarda biraz uzaklaşmak isteriz. Her şeyi o an orada olduğu gibi bırakmak, bir ara vermek, döndüğünde her şeye yeni düşünceler, yeni umutlar, yeni hedefler ile yeniden başlamak. Bazen yeni insanlarla… Kapatıp her türlü akıllı iletişim cihazını, bazen normal hayattaki rutinin dışına çıkıp… Mesela yatma kalma saatini değiştirirsin ya da gün içerisinde kullandığın güzergahı, bazen de imkanın varsa kendine şöyle güzel bir hafta sonu tatili için zaman ayırırsın. Bazılarımız buna yılda bir kez, bazılarımız ise dönem dönem ihtiyaç duyar. Genellikle de bahar aylarında olur, zihinsel detokslanma dönemlerimiz. Mevsim geçişlerinden etkileniriz…

İşte tam da bu hikayeyi anlatan bir film Into the Wild, Türkçesi ile Özgürlüğün Peşinde. Oskar ödülüne 2 dalda aday olmuş, başka yarışmalarda da 17 farklı ödül almış, 2007 yapımı film aynı zamanda IMDB’nin ilk 250 listesinde. Okulun en popüler ve sporcu genci olan Christopher McCandless’ın üniversiteden mezun olduktan sonra, bankada bulunan 24 bin dolarını kimsesizlere bağışlaması, ailesinden ve arkadaşlarından ayrılarak otostop çekerek Alaska’ya gitmesini ve doğa ile başbaşa bir yaşam sürmesini anlatıyor. Yanına Voltaire ve Montesquiue kitapları, doğaya ayak uyduruncaya kadar kendini idare edecek kadar yiyecek ve av malzemesi alarak dağlara çıkar Chris. Bir sonra sonra doğa ile konuşmaya, hayvanlar ile iletişim kurmaya başlar.Avlanmayı öğrenir. Eski terk edilmiş bir pikap bukur ve içerisinde yaşamaya başlar. soğuktan korunmak için kendine bir soba yapar. İçerisinde bulduğu yatağı, ufak tefek eşyaları kullanmaya başlar. Dekore eder, yerlerini değiştirir. Kendine bir yaşam alanı oluşturur.

into-the-wildBuraya kadar her şey normal. Bir film sahnesinin sıradanlığında devam eden, doğada tek başına kamp yapan maceracı bir gencin yaşadıkları. Filmin heyecansız gidişi size bazen sıkıcı bile gelebilir, devam etmek istemeyebilirsiniz de. Ben ilk seferinde öyle yaptım. Ancak filmin sonunun beni şaşırtacağını söyleyince arkadaşlarım izlemek zorunda kaldım. İyi ki de izlemişim. Alışılagelmişin dışında, rutin, sonu hep mutlu biten filmlerden değil öyle. Sonu öyle tatlı bitmiyor. İlk başlarda psikolojisi gayet yerinde olan Chris, bir süre sonra yaşadığı doğaya ait olmadığını hissediyor. Kitaplarını bitiriyor ve yalnızlaşıyor. Konuşabileceği kimse yok. Doğada onun dilini anlayan ya da onun dilinden anlayan kimseler yok. Sanki o’nun olmadığı o yerde, her şey doğanın bir parçası ancak kendisi değil. Doğa, Chris için varolmuş da değil. Çünkü o, bulunduğu yerin yabancısı. Geri dönmeye karar veriyor. Dönüş yolunda, bir ayak mesafesinde geçmiş olduğu derenin, bahar yağmurları ile azgın bir sele döndüğünü görüyor. Karşı kıyıya, kendini eve götürebilecek tarafa geçemiyor. Alaska’da… Amerika’nın her yere en uzak noktasında. Karşıya geçemediği için yeniden yaşadığı yere dönüyor. Yiyecek bulamıyor, avlanamıyor. Tüfeği ile bir geyik vurmasına rağmen, eti parçaladığında uzun süre muhafaza edemiyor. Çürüyor, başka hayvanlar yiyor. Bilmediği binbir çeşit bitki türü. En ilgi çekeni, en doyurucu görüneni yemeye kalkıyor,  yüzü bir arı sürüsü tarafından sokulmuş gibi şişiyor.

Chris, kendi evine dönemiyor. Açlıktan, yalnızlıktan, depresyondan orada yaşamını yitiriyor. Bu hikayenin, yaşanmış bir hikayeden esinlenerek film haline getirildiğini sonunda öğrendiğimde ve film sonunda ölen o genci son fotoğrafını gördüğümde, film etkisinin üzerimde bu denli uzun süreceğini hiç düşünmemiştim. Sonra benim o küçük yapbozun, o küçücük parçaları bir araya gelmeye başlar…

Keşişleri düşünün, yani papazları hani şu inzivaya çekilmek için dağa çıkanları. Uludağ… 50 küsür yıl önce şu an ki adını almadan önce, Keşiş Dağı olarak bilinirdi. Onun öncesinde de Olimpos. Uludağ’da eskilerden kalan 100’e yakın, küçüklü büyüklü kilise olduğu söylenir. Bazılarının kalıntılarını doğa yürüyüşlerine katılırsanız görebilirsiniz bile. Yine Güneydoğu’da bulunan özellikle de Adıyaman, Nemrut çevresindeki Tümülüsler, onlarda dağların hep tepesindedir. Antik Yunan’a gidelim, Yunanistan topraklarına. Eski tapınaklar, hep dağın tepesindedir. Hindistan, Nepal, Japonya’daki tapınaklar hepsi yüksek yerlerde, yaşam alanlarının uzaklarındaki yerlerdedir. Hz. Peygamber’de zaman zaman inzivaye çekilmiş, kendini kapatmış, kendisi ile başbaşa kalmıştır. Binlerce yıllık dünya tarihine kabaca, farklı farklı inanışların ışığında baktığımızda dahi, inzivaya çekilmenin, kişinin kendisi ile başbaşa kalmanın insanoğlunun bir ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Bu uzaklaşmalar, dönem dönem olmuş ancak hiçbir zaman bir yaşam süresini olduğu gibi içerisine almamıştır.

noah_imaxexclusive_blog_1000x1458Dünyada ilk kez Hz.Nuh ile ilgili bir sinema filmi Hollywood tarafından çekildi. Russell Crow’un başrolde oynadığı film, tüm dünyada olduğu gibi benim dünyamda da büyük yankı buldu. Filmin senaryosunu daha iyi anlamak için İncil – Yuhanna 3 ile Kuran-ı Kerim’de geçen Hz.Nuh ile ilgili tüm ayetleri okudum ve gördüm ki senaryo İncil’den alıntılanarak, üzerine katkılarda yapılmış. Her ne olursa olsun, Hz. Nuh’un yaşamını, yaratıcının Nuh’a biçtiği rol, verdiği peygamberliği, daha doğrusu dünyanın varoluşunu, insanlığı bir nebze daha iyi anlamak adına yararlandığım, etkilendiğim bir film oldu. Nuh, filmde Adem’in soyundan gelen 8. kuşak nesil. Adem’in oğulları Habil ve Kabil kardeşlerin arasındaki kıskançlık ile Kabil, Habil’i öldürür. Adem’in cennette yasak elmayı yemeden önceki yaşam, herkesin mutlu, herkesin düzen ve barış içerisinde olduğu bir yaşamdır. Dünyaya gelen insanı akıl almaz bir yaşam mücadelesi bekler. Kabil hayatta kalmak, soyunu devam ettirmek için Habil’in sahip olduklarını elde etmeye çalışır ve onu öldürür. Ölümün ne demek olduğunu, ilk kez orada anlarlar. Çünkü cennette ölüm yoktur. Ve tüm senaryo orada başlar. Adem’in diğer oğlu olan Şit’in soyundan gelen Nuh’a, yaratıcı tarafından görev bir gemi inşa etmesi, başlayacak olan sel felaketi ile ailesini ve hayvanları gemiye almasıdır. Ateşi su söndürür ve Nuh’un gemisi de bir dağın tepesine oturur, yeni hayat işte oradan başlar…

Filmin ilk bölümünde işlenen konu, insanoğlu’nun dünyanın bir yabancısı olduğu ve bu yabancılığını ortadan kaldırmak için dünyayı hakimiyeti altına alması, kaynakları sonuna kadar kullanması ve tabiatı kendisine köle kılmasıdır. Bu eğilim, kendisini tanrı yerine koyan liderleri, hükümdarları ve kavimleri ortaya çıkarmıştır. Ve bu sona ermelidir…

İnsanoğlu hakkında biraz düşündüğümüzde hiç kimsenin inkar edemeyeceği bazı gerçekler ile yüzleşiriz:

  • Bir insan yavrusu – çocuk – kendi başına yaşabilecek gelişimi 18 yaşında tamamlıyor,
  • Doğaya bırakıldığı zaman bu gelişimi tamamlayamayan bir insan yavrusunun yaşama ihtimali “sıfır”,
  • Gelişimi tamamladıktan sonra doğada yaşama ihtimalimiz çok az,
  • Bunun içindir ki ilk insanların ömürleri çok az olmuş ve hatta bunu kadınların doğurganlık yaşı paralel olduğu bilim insanları tarafından söylenir,
  • Doğada yaşayabilmemiz için barınmaya, giyinmeye ve korunmaya ihtiyacımız ve tek başımıza bu şartları sağlamamız mümkün değil,
  • Doğada insanoğlu olmasa, doğadaki tüm bitki ve hayvanlar daha geniş bir coğrafyada özgürce yaşabilir,
  • Doğada insanoğlu olmasa, küresel ısınma ve bunun gibi diğer büyük felaketler olmayabilir,

hal böyle olunca, aslında bizim vahşi dediğimiz doğaya kendimizin ne kadar vahşi olduğunu görüyoruz. Peki hayvanlar ya da bitkiler kendi özel dilleri ile insanlar için vahşi diyorlar mıdır? Kimbilir…

Küçücük yapbozumun pek minik parçaları şimdi anlamı bir bütünü oluşturmaya başlıyor. Hz.Adem’in o yasak elmayı yedikten sonra, neden bu dünyanın insanoğluna bir bekleme odası, bir geçiş güzergahı, yabancısı olduğu bir yaşam alanındaki mücadelesi olarak yaratıcı tarafından verildiği belirmeye başlıyor. İnsanoğlunun yabancısı olduğu bu alemde kendi türleri ile bir arada yaşaması, inzivaya çekildiğinden “ben kimim?” sorusunun cevaplarını kendinde bulduğunda yine kendi türleri arasındaki yaşam dönmesi, kendi türleri için çalışması, kendi türünün geleceğini inşa etmesi, kendi türleri ile bir sonraki kuşağa yeni eserler ve bir medeniyet bırakması, kendi neslini devam ettirmeye her şekilde devam etmesi işte bunun içindir. Her ne yaparsak yapalım, ne bilirsek bilelim ne bulursak bulalım. Hepsinin temelinde insanın kim olduğunu, nerede yaşadığını, niçin yaşadığını, nasıl bu dünyada hayatta kalacağını daha iyi anlamak istediğinden doğmaktadır. İnsanın insanca yaşaması için değer katanlar tarihte yapıcılar olmuş, Hz.Nuh’un elçi olarak gönderildiği ve kendilerini yaratıcının yoluna davet ettiği, dünyayı insanlar için yaşanılmaz hale getirenlerde yıkıcılar olmuşlar. Yapıcılar insanlığa hizmet etmiş, karanlığa ışık tutmuşlar; yıkıcılar savaşlar çıkarmış, aydınlığı karartmışlar.

Ne mutlu insanlarla insanca yaşabilene, kendini bilene, değer katana, karanlıkları aydınlatan insanlara…

Adem’in Yasak Elması
Ne dersin?Share on Facebook0Share on LinkedIn0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someone

yorum